tatar çölü

dino buzzati isimli, soyadı “atilla mı attila mı” ile aynı soru işaretlerine neden olan, muhtemeldir ki italyan bir yazarın tatar çölü isimli romanını bitirip dondurmalı ayracımı kitaptan çıkardım. roman giovanni drogo isimli genç bir subayın isimsiz bir ülkenin tatar çölüne olan sınırındaki uç kalesine göreve gitmesi ve kalede onunla birlikte olan diğer askerlerin savaş beklentisiyle geçen hayatlarını anlatıyor. romanın karakterlerinin sönen ve parlayan umutlarının döngüye girmişçesine anlatılmasını okurken insan aynı karakterlerin yaşadığı gibi kitap şimdi heyecanlanacak savaş çıkacak bişey olacak beklentisiyle kitabın sonunu görüveriyor. anlatımın akıcı olduğunu söylemiş değilim bu cümleyle. ama bir şekilde insanı beklentiye sokuyor ve kitabı okutturuyor işte. helal olsun demekten başka yol yok..

yirmialtı

“ben ölmeden önce
bir sürü dostum vardı
ben ölmeden önce
bir sürü düşüm vardı”

yapılanların yanında çok kuru kalacak ama affola.. herşey için teşekkürler, akla gelen ne varsa herşey için.. layık olmaya çalışacağım yazdıklarınıza, söylediklerinize.. yaptıklarım yapacaklarımın, ve yapamadıklarım yapamayacaklarımın teminatıdır..

eyvallah : )

elli

ene_ hocam sana yazarlık veriyim blogumda ya. yerden yere vur beni yazılarında. hakaretin bini bir para olsun felan. ne biliyim eleştir beni ya. mesnetsiz olacaktır iddiaların ama napalım.
sezer_ nedir hocam derdin? şipariş eleştiri mi yapacam?
ene_ şımarmaktan korkuyorum ya, kendime gelmem lazım.
sezer_ narsistin önde gidenisin vesselam.

kırkdokuz

bugün eve dönerken cep telefonu kullanma başlama yaşının çok düştüğünü gözlemledim. sigaraya başlama yaşı gibi felan bişey bu da. hani şişmanlık eskiden hastalık değildi sonradan adı geçmeye başladı. cep telefonu kullanmaya başlama yaşı da istatistiklerde yerini alacaktır yakında eminim. neyse.. eve dönüyordum, az kalmıştı hedefe. önümden bir çocuk geçti elini kolunu sallayarak yürüyen, kabadayımsı cinsten. yüzeysel bir şekilde tarttım çocuğu o an ve en faza 9 felandır bu çocuk dedim. yaşına diyorum. tam önümden geçti ve ikimizde hareketliyiz ve ortamda ikimizden başka kimse yokken telefon çaldı. benimki değil, titreşime almıştım. e kiminki o zaman? çocuk hızlı bir hareketle kulağına götürdü telefonu ve “he” dedi. 9 yaşında ya en fazla. ben bile bu kadar hızlı tepki veremem çalan telefona. ben ilerliyorken o yavaş tempoyla yürüdü ve konuştu. pek bişey anlamıyodum söylediklerinden. sonra birden “allah belasını versin” dedi. nasıl yani? alper kamu gibi bişey mi bu çocuk yoksa? apartmana girerken kafamı çevirdim çocuğa baktım yine. durmuş bu sefer. ama öyle bir haller içinde ki yani, ben bile bu kadar havaya giremem telefonda konuşurken. ne çocuklar var..

anlamaya çabalıyorum

“akşamki dizinin adrenalin yüklü olanca heyecanını ya da önceki geceki maçın envai çeşit varyasyon ve kollektif uyum muhabbetli fanatizmin doruğa çıktığı sabahları, askerdeki sevgilisi için damardan bir şarkı isteyen pesimist bir gençliğe kan kusturan üst düzey edimsel ya da klasik şartlanmayla radyo dinlemek isteyenlere bile illallah dedirten popüler kültürün dj dayatması, sığ ve gereksiz sohbet fukarası geveze hallerini, ya da ne bileyim, kumandalı elin istemli kaslar tarafından istemsizce duygusal dokunuşlarla kanallar arası anlam kurma çabalarını, ya da gazetelerin, siyaset ve kültür sayfaları üzerinde çekirdek çitleyip spor ve magazin sayfalarından teşekkül olduğu psikolojisiyle resimlerine bakmayı, müzik kanallarının olanca müziksizliğine ve olanca hatta olmayanca mini etek giyme haricinde maharetleri ve vücutlarından başka gösterebilecekleri becerileri olmadıklarının farkında sunucular ve bunu anlayamayan, ki umarım, anlasa da hedefe kilitlenmiş klip izleyen gençliği..”

bu metinin bana değil sezer’e ait olduğunu tahmin etmiş olmalısınız. o cep telefonuna mesaj olarak yazmaya üşenmemiş bunları ben buraya yazmaya üşendim ama başardım. okuyun bakalım ne anlayacaksınız. anlayan anlatsın : )

kırkyedi

uykusu olan bir insan için televizyondan tenis maçı izlemek tam bir ninni işlevi görüyor. hele bir de maç anlatımı ingilizceyse ve adamlar hakır hakır gülerken “ahaha neye gülüyolar acaba” diyorsanız daha bir uyutucu oluyor. dün nadal’ın maçında bile uyuyabilmiş olan benim için bugün clijster’ın maçında uyumamak düşünülemezdi. ki uyudum. arada rüya gibi hatırlıyorum bir bayanlar maçı daha oldu. uyandığımda soğukyüzlü tenisçi federer, anjic diye yeniyetme bir elemanı yavaş yavaş öldürmekle meşguldü. çocuk (epey gençti anjic, daha önce gördüğümü duyduğumu hatırlamadığım biri. şimdi öğrendim ki 12 numaralı seri başıymış. goran ivaniseviç gibi bişeymiş) o kadar garip görünüyordu ki federer sert bir vuruş yapsa ağlayacak gibiydi. sonra ne oldu bilmiyorum tabi kapattım gitti. izlemem ben öyle çeyrek final maçı. zaten yeni uykudan uyanmışım.

3 maç boyunca uyudun mu sen şimdi diyecekseniz önceden cevabımı veriyim. yok artık daha neler. bir buçuk saatte bir bayanlar maçı bile izlenemez baştan sona. izlemedim gerçi ninni niyetine dinledim sadece.

kırkaltı

uykusuz bir gece geçirmiştim dün. sabahın ilk ışıklarını odamda görüp deli olmuştum hala uyuyamadığıma. akşam yarım saat kadar uyuma fırsat geçtiğimde elime üst komşu kanepe çekmece oynadı. bir o yana çekti bir bu yana. neden bir kanepenin yeri bu kadar kısa aralıklarla değiştirilir ki diye düşündüm o halimle ama bulamadım. ve işte o an söz verdim kendime bunun karşılığını vericem diye. yüpyüksek sesle canon dinliyorum şu anda. umarım sevmedikleri bir müzik tarzıdır. kanepenin zeminde sürtünmesinde bıraktığı ses gibi gıcıklarına gitsin inşallah. oh olsun!

(annem geldi biraz önce. bugün onların çok işi var perde takacaklar felan dedi. ses yapmamalıymışım. yapacam işte. nihaha!)

“sessiz bir gece vakti doldu yine gözlerim
kaybolan bir maziyi tekrar anmak istedim
ruhum dalıp geçmişe canlanırken anılar
gözümde yarış eder akıp giden damlalar”

kırkdört

bir gün kurtulurum esaretten
yağmur yağarken şehre
caddeleri yararken hainlikler ve insan suretli mahlukat
önüne katmış yüzsüzlük köpüklü çamur kıvamlı adab-ı beşer
gece çökerken terkederim şehrin gündüz karanlığını
hayallerim tükenmeden, tüketemeden şehir
unutmadan güneşin umuda doğduğunu ve seni seviyorum demenin zorluğunu, utanmanın kınanmışlığını
ve savurarak nefretin küllerini şehrin şah damarına
bilmez de beni ben bilir miyim şehrin bensizliğini

sezer

kırküç

vakti zamanında (ikisi de aynı şey aslında ama böyle bir kullanım var nedense. ben de adeti bozmayım dedim kullandım) atatürk gelmiş k..’a. sene 1950 civarı diyesim geldi bir an ama 1938 ölüm yılı zaten. neyse senesini bilmiyorum. bir kaynak suyu varmış. ondan içmiş. “bu su altın gibi k.. lılar” demiş. sonra oraya altın su fabrikası kurmuşlar, ankara lokanta esnafının su ihtiyacını karşılamışlar felan. sonra bu gezinin neresine denkgeliyor bilmiyorum ama bir de “k… lılar! yurdun bu cennet köşesinde mutlusunuz” gibi bir şey de söylemiş atatürk.

bugün sezer ile balkonda oturmuş karşıdaki parkta toplaşmış gençler korosunun arabesk ağırlıklı canlı müzik konseri eşliğinde çayımızı yudumlarken rüzgar ağaçları sallandırıp şırıltılı sesler çıkarıyor ve havayı muntazaman serinletiyordu ki, “mutluyuz yurdun bu cennet köşesinde” dedik. “altın gibi havası var”.. böyle düzensiz bir şekilde aklıma geldi bunlar. niye yazdığımı da bilmiyorum işte..