l o s t

bundan 5 yıl önceydi. internetten yurtdışı kaynaklı dizi indirip takip etme olayı henüz yeniydi, ya da henüz benim için başlamamıştı. ekşi sözlükte her gün “lost” isimli bir diziden bahsettiklerini görür, okurdum. ben de izlesem diye düşünürdüm ama düşünmekle kalırdım nedense. oysa benim de adsl’m vardı. gerçi o zamanlar ne “link” bulmak bu kadar kolaydı ne de ben bu kadar iyi “link” buluyordum. sonra muhammed ilk iki sezonun yazılı olduğu 5 adet dvd gönderdi 400 küsür kilometre öteden. “neye” sahip olduğunu kavrayamayan ben yanlış hatırlamıyorsam bir kaç ay beklettim ilk iki sezonu. sonra, yazın sonuna doğruydu sanırım, izlemeye başladım ve 2-3 hafta içinde bitirdim. günde 2, bazen 3 bölüm. o zaman bir pınar batum yoktu tabi, dr, jivago fln da yoktu hatta sanırım. lost’un 4 atlısı vardı. çok iyi altyazılar yapamamış olmalılar ki görüntü-altyazı sekronu sağlıcam diye göbeğim çatlardı. deli olurdum.

ilk iki sezonu bitirdikten çok uzun süre sonra değil, üçüncü sezon başladı. üçüncü sezondan itibaren günü gününe takip ettim diziyi. tabi başlarda etrafımda izleyen çok kişi yoktu. diziyi bana gönderen muhammed ve onla ortak arkadaşımız erkan vardı sadece lost konulu sohbet edebileceğim. ama sohbet fırsatı çok olmuyordu onlarla da. saadet zincirimi genişletmem gerektiğini düşündüm. hem böyle güzel bir diziyi başkaları da izlemeli, bu heyecanı herkes yaşamalıydı. bir çok arkadaşımın lost izlemesine önayak oldum. dvd göndererek veya başının etini yiyerek. şu an kayıp olan o “ilk” lost dvdlerimi kaç kez kopyaladım bilmiyorum.

zamanla kendini dizinin heyecanına kaptıran arkadaşlarımın sayısı arttı ve daha çok lost sohbeti yapabildim. her yeni bölümü izledikten sonra ekşi sözlüğe yazılan kimi komik, kimi düşündürücü teorileri okudum, lostpedia sitesinden bölüm incelemelerini inceledim. 5. sezonla birlikte ise bu “okuma ve incelemeler”den öğrendiklerimi blog yapmaya başladım.

ve işte dün, 4 senedir yakından takipçisi olduğum lost bitti. son bölüm incelememi yazıp gönderdim. her zamanki gibi ekşi sözlüğe yazılanları okumak istedim ve yüzlerce yeni entry vardı ama okuyamadım. çok sinirlilerdi! lostpedia’ya baktım ama bölüm incelemesi çok çok yetersizdi. ya henüz erken, ya da onlar da finalden nefret etti diye düşündüm. ardından da akşam boyunca birden fazla kişinin geçtiğimiz birkaç yılı zaman kaybı olarak görmesine engel olmaya çalıştım. çünkü değildi.

finali şöyle düşünmek lazım diye düşünüyorum. 1 adada ve dünyada olanlar, 2 fsw dünyası dediğimiz, 6. sezon 1. bölümden beri izlemekte olduğumuz yan hikayede olanlar. 6 sezondur izlediğimiz, adada ve dünyada olanlar gerçekti. adada ışık vardı ki aynı ışık bölüm finalinde kilisenin kapısı açıldığında da vardı. ışığın kaynağına dair bir ipucu veriyor bu. ışık nedeniyle adada olağanüstü şeyler yaşanıyordu ama bunlar gerçekti. gerçekti ki ada dışına çıkıp gelebiliyolardı veya ada dışından ziyaretçiler olabiliyordu. bu asıl hikaye dizinin asıl merak ve heyecan deposuydu ki bizi diziye bu kadar ilgili tutan da buydu.

yan hikaye olan fsw dünyası (bilmiyorum başından beri düşünülmekte miydi yoksa mutlu bir son yapalım, duygusallık olsun, mesaj verelim tarzı düşüncelerle mi kurgulandı) bir sezon sürdü. 17 bölüm yani. hidrojen bombası patladı da böyle oldu diye düşündük, black smoke adadan ayrılmakta başarılı olacak ve o yüzden fsw dünyası oluşacak diye düşündük. tamam bunu ben düşündüm :) iyi keklediler yani. ama nihayetinde fsw dünyasının gerçek olmadığını, o kilisede gördüğümüz herkes öldükten sonra toplaşıp ışığa yürüdükleri bir yer olduğunu öğrendik.

bi kere, öldükten sonra neler olduğunu nasıl kurgularsanız kurgulayın, illa ki saçma gelecektir. öldükten sonrasını kurgulamış bir sürü film, dizi var. hangisi için işte bu dedik ki. işte bu, böyle oluyor olmalı ölünce. var mı bir örnek? işte bu yüzden bu olay da saçma geldi hepimize. ama neyseki bunu sadece 1 bölüm yaşadık. önceki 16 bölüm boyunca hiç hissettirmediler.

fsw dünyasının hiç olmadığını varsayalım. dizinin iyi-kötü bir sona bağlandığını söyleyebiliriz. desmond ışığı söndürdü. jack güçlerini kaybeden locke’u öldürdü. görevi hurley’e devredip mağaraya indi, desmond’ı kurtardı, ışığı yaktı. hurley birinci adam, benjamin ikinci adam olarak göreve devam etti. adadan kaçmak ve canını kurtarmak isteyenler kaçtı, jack gözlerini kapatmadan önce bunu görüp öte tarafa mutlu gitti. benim teorime göre mağaradaki iskeletler de bu sürecin daha önce yaşandığını gösterdi. bu bir sondur ve süreç tekrar başlamıştır. bu durumda dizinin asıl hikayesi kötü bitti daha doğrusu bitmedi diyebilir miyiz? bence hayır.

fsw dünyası bana biraz holivud tarzı geldi. tadında eksiklik hissedilen ama neyin eksik olduğu bilinemeyen bir yemek gibi, birşeyler eksik geldi bana fsw ile ilgili. başından sonuna kadar. bunlar final ve biz finali sezon boyunca izleyeceğiz diye düşünmüştüm ama beklediğim bu değildi tabi. ışığa yürütme kurgusu benim sevdiğim bir kurgu değildir, böyle yapımlardan uzak dururum. son bölüme değil de son sezona yayılmış bir durum olsaydı losttan da soğuyabilirdim. ama sadece 1 bölüme has bir durum olduğu ve asıl değil yan hikaye olduğu için çok zoruma gitmedi. sadece dizi bittiğinde waovv diyemedim, o eksik kaldı.

finali kötü bağladıklarını düşünmediğim gibi lost için harcadığım zamanın kayıp olduğunu da düşünmüyorum. dizinin çoğunluğunda büyük heyecan yaşadım. her yeni bölümü indirmek ve izlemek için acele ettim. sonrasında hakkında konuşmak için klavyeler eskittim :p bu arada bir sürü de şey öğrendim. mısır tanrılarıymış, yunan tanrılarıymış, felsefecilermiş, vs. lost sayesinde birkaç tane çok iyi kitap öğrendim ve okudum.

dizinin tamamını düşündüğümde en sevdiğim sahne olarak aklıma jacob ve black smoke haline gelmiş kardeşinin sahilde oturup konuştukları sahne geliyor. ufukta bir gemi görünüyor hani. niye getiriyosun onları diyor black smoke, yakarlar yıkarlar, hep aynı biter. sadece bir kez biter diyor jacob, öncesi süreçtir.

finalin de böyle bişey olmasını beklerdim ben. böyle iki bilge şahıs bir yerde otursunlar, tam olarak ne demek istediklerini anlamadığımız şeyler söylesinler. biz de onu yorumlayalım. lost’un bu yanı çok hoşuma gitmişti. çoğu kişinin diziye gıcık olmasına neden olan yanı yani. iyi-kötü mücadelesi, insanın içindeki iyilik-kötülük, seçimler, zaman atlamaları vs. şimdi lost’un geçmişini anlatacak ve tam olarak yukarıda yazdıklarımı içerecek bir hikaye bekliyorum. yeni bir dizi.

bu arada unutmuşum, şimdi hatırladım. zü’ye anlatmıştım bunu, bloga da yazıyım diyordum. bilenler bilir, battlestar galactica diye bir dizi vardı. dizinin hikayesinde insanlar bir robotun mikroişlemcisine bir insanın anılarını ve zekasını naklediyordu. yapay zeka ile kuşanan robotlar zamanla gelişiyor gelişiyor, insan formuna kavuşuyor ve kendileri gibi tek tanrıya değil çok tanrıya inanan insanlara karşı savaş açıyordu. uzayda yaşayıp arada bir dünya şartlarına sahip gezegenler bulan ve asıl amacı yaşadığımız dünyayı bulmak olan insanların hava kuvvetlerinde starbuck isimli bir hanım vardı. starbuck yanlış hatırlamıyorsam 3. sezonda yine dünyayı ararken bir robotun peşinden gitti ve geri gelmedi. öldü mü ne oldu denilirken, birden ortaya çıktı. ölmedim dedi, tekrar insanlarla birlikte mücadele etti ve insanların dünyayı bulmasını sağladı. bu arada önce starbuck’ın cesedi bulundu, sonra ise melek gibi bişey olduğu anlaşıldı. ki sadece starbuck da değildi olay. dizinin başat karakterlerinden gaius baltar da peygamberimsi bişey çıkmıştı. ama kimse zaman kaybı demedi, kandırıldık duygusuna kapılmadı. dizinin hikayesi kendi içerisinde çok tutarlıydı. hem olay sadece bu hikayeden de ibaret değildi. uzaydaki insan kolonisinin demokrasiyle imtihanı vardı mesela, askeri vesayet, sivil haklar gibi konular hatta :)

şimdi caprica var. battlestar galactica hikayesinin başlangıçından 50 yıl öncesine dönüyor ve insanların robotları nasıl yapayzekalandırdığını anlatıyor. işte lost’tan beklediğim böyle bişey.

not: bişey daha unutmuşum. 2 sezondur yazmakta olduğum bölüm incelemelerini okuyan ve yorumlarını bırakanlara teşekkür ederim. beni siz varettiniz :p lost sonrası yazılarımda da yorumlarınızı beklerim ;)

lost 6×17 “the end”

bitti.

SPOILER

SPOILER

SPOILER

SPOILER

duygusal ve romantik (o ne demekse) öğesi bol bir bölümle veda ettik lost’a. bir süredir desmond vesilesiyle adadaki günlerini hatırlayan ada sakini sayısı bugün tavan yaptı. birçoğunun hatırlayışına tanık olduk, bazıları eksik kaldı. penny’nin desmond’ı nasıl hatırladığını görmedik mesela. ki bence eksik kaldı burası. penny-desmond aşkı dizinin en büyük aşkıydı çünkü. jack’in bir türlü tam olarak hatırlayamaması yüzünden çok zaman kaybettik. o yüzden sanırım bazı şeyleri atlamak zorunda kalmış olabilirler :)

hikayenin bugün bir yere bağlanmasını bekliyorduk. senaryonun fantastikliği 6. sezon itibariyle giderek yükselmişti ve bu yüzden birçok izleyici özellikle son birkaç bölümdür sinir püskürtüyordu. yine fantastik bir açıklamamsı ile son buldu dizi. yıllardır sorduğumuz onyüzbinmilyon soruyu bir kenara bırakıp yeni sorular sorduk yine. ki ben bu yönünü seviyorum lost’un. ışık cevabını da almayabilirdik hiç. ışık dizinin yaratıcılarının hayalgücünün ürünüydü. ben kısmen garipsedim adanın olayının ışık olmasını. ışık ne diye düşündüm, kim koydu onu oraya, onları bilmeden olmaz. semboliktir ışık dedim, ışıkla motive ediliyor insanlar adayı korumaya. öyle çıkmadı. hala ışığın bir yaratıcısı olduğunu (lost’u yaradılış teorisiyle açıklamak), bu oyunu kuran bir güç olması gerektiğini düşünüyor olsam da ışığın kapatılıp açılabildiğini gördük bugün.

desmond’ın “ne işe” yarayacağını bir türlü anlayamamıştık ki bu zaten fantastik bir şeydi. anlayamamamız normaldi yani. yeni jacob olan jack ile black smoke içerikli locke desmond üzerine bir kumar oynadılar. jack hiçbir vizyonu olmadığı halde desmond’ı ışığın içine gönderdiğinde black smoke’un yok olacağını, öleceğini düşündü. dediğim gibi, çok desteksiz bir atıştı bu. locke daha bilinçliydi tabi. jack’in plansız planının tutmasından korktuğunu gördüğümüz locke ise desmond ışığın içine girdiğinde adanın yok olacağını düşünüyordu. tam olarak nasıl olacağını bilmiyor olsa da.

sonuçta locke haklı çıktı. desmond’ın iple indiği mağarada ışığın kaynağı olan bir su havuzu vardı ki derenin suyu buraya akıyordu. bu dere jacob’ın jack’e içirdiği suyun deresiydi. aynı derenin suyundan jack de hurley’e içirdi. desmond bu su havuzuna girerek havuzun ortasındaki taşı kaldırdı. tıpası kalkınca havuzun içindeki su boşalmakla kalmadı, derenin suyu da kesildi. aynı zaman da ışık da söndü ve bu sefer kırmızı bir ışık gelmeye başladı. yanında dumanla. sonra ada ardarda şiddetli sarsıntılarla sallanmaya ve dökülmeye başladı.

ışık söndüğünde adadaki tüm fantastik olaylar sona erdi. bunu ilk olarak jack’in taşlı yumruğu locke’un ağzını burnunu kırdığında farkettik. locke black smoke özelliğini kaybetmiş ve normal bir insan olarak kalmıştı. yaşlanmayan richard da anında beyaz tel sahibi oldu. saçları kırlaştı adamın iki dakikada. demekki dedik burda, demekki adanın iyileştirme gücü, adanın zaman sıçramaları, black smoke’un gücünün kaynağı, belki ölülerin hayaletlerinin gezinmesi ve daha başka fantastik olayların hepsinin nedeni ışıktı.

jack locke’u öldürüp (gerçi jack öldürmedi dimi, kate öldürdü) mağaraya inip desmond’ı yukarı yollayıp tıpa görevi gören taşı havuzun ortasındaki deliğe geri koyduğunda derenin suyu akmaya başladı ve parlak ışık ortama hakim oldu.

bi dk öncesini unuttuk. jack mağaradan çıkışının olmadığını düşünerek görevi hurley’e devretti ki burası üney annenin görevi jacob’a devrettiği sahneye benziyordu. seçim şansı olmayan bir aday, aceleye gelmiş bir görev devri. desmond mağaraya indiğinde ben içeride en az 2 iskelet gördüm. bu demektir ki daha önce girip çıkamayanlar olmuş.

şöyle bişey düşündüm ben. adım adım düşünelim. jacob kardeşini ışığa attı. kardeşi black smoke’a dönüştü ama cesedi de dışarı çıktı. jacob yerine geçmesi için adaya insanlar getirdi. jacob öldükten sonra görevi adaylardan biri, jack aldı. jack bir kumar oynayarak desmond’ı yani elektromanyetik alana dayanabilen tek insanı ışığın içine gönderdi. jack güçlerini kaybeden düşmanını öldürüp, görevi de diğer bir aday hurley’e devrederek mağaraya indi. tıpayı yerine koymadan önce baygın yatan desmond’ın mağaradan çıkmasını sağladı ve kendisini feda etti. jack ölmedi, mağaradan aynı isimsiz’in çıktığı gibi çıktı, çıkarıldı, sonradan öldü. isimsiz ölmüştü, jack niye ölmedi derseniz, jack artık jacob olmuştu (jacob olmak), bu yüzden ışıktan zarar görmüyordu derim. bundan sora hurley jacob, ben richard olarak yaşadılar. bilmiyoruz ne kadar süreyle. bilmiyoruz bu devir nasıl bitti.

mağaradaki iskeletlere geri dönelim. mağaradaki iskeletler desmond veya jack’e eşdeğer insanlara ait olmalı. jack’in yaptığı işi desmond yapsaydı o da mağaradan çıkarılır mıydı bilmiyoruz ama ben burda bu olayın daha önce yaşandığını ve iskeletlerin mağaradan çıkamayan insanlara ait olduğunu düşündüm. yani bu döngü aynen daha önce de yaşanmış. jacob görevi jack’e vermiş. desmond tıpayı kaldırmış. jack locke’u öldürmüş. hurley’i jacop yaptıktan sonra inip tıpayı yerine koymuş. sonra herşey yeniden başlamış, tekrar, tekrar. “it ends once, before is the progress” lafını hatırlatırım.

bu mevzuyu kapatmadan önce. jack’in mağaradan canlı olarak çıkması, tam olarak 815 uçağı düştükten sonra uyandığı yerde aynı pozisyonda yatacak şekilde düşmesi, yanına yine vincent’ın gelmesi de “döngü” teorisini destekler gibiydi ve güzel bir göndermeydi.

uçağın kalkması şahsen hoşuma gitmedi. kalkamasın istedim o uçak. olayın zorluklarını, haftalardır bekleyen uçağın birkaç küçük bantlama tarzı tamiratlarla uçacak konuma gelmesini fln geçtim. adadan gidebilecek olmalarını saçma buldum nedense. zaten sonucunu öğrenemeyeceğimiz bir kaçma girişimiydi bu. ki öğrenemedik de. nereye gittiler, ne oldular, nasıl öldüler.

locke richard’a vakti zamanında “siz ölüsünüz” derken doğru mu söylüyordu yalan mı tam anlayamadık. ben adadaki olayların gerçek olduğuna inanıyorum. ki christian shephard da söyledi bunu sanırım. şu an repliği hatırlayamadım ama. fsw dünyasının ise gerçek olmadığını öğrendik, anladık. cennet gibi bir yermiş orası. hepsi ölmüş. çoğunun ölümünü görmüştük zaten. hurley ve ben de ölmüş. fsw dünyasında buluşuyorlar ama adaya dönmek için değil. geçici olarak o dünyada bulunuyor olmalılar ki oradan ayrılmak için toplaşıyorlar. toplandıkları kilise daha önce eloise hawking’in kilisesiydi. kilisenin daha önce girmediğimiz bir odasında jack ve babası konuştular ki aydınlatıcı kısım burasıydı. christian shephard hepsinin ölü olduğunu söyledi, fsw dünyası yalan dedi. sonra meraklı bakışlar arasında kilisenin kapısını açtı ve ışığa yürüdü.

burası dizinin fantastikliğinin tavan yaptığı noktaydı. tamamen dizi yapımcılarının, yazarlarının, senaristlerinin hayal gücü olduğu için, bişey diyemiyorum tabi. ölünce nasıl olması gerektiğini bilen mi var? christian shephard’ın ışığa yürümesi de en az beşinci boyut ve ghost whisperer gibi aşırı fantastikti. ama dediğim gibi, hayal gücü. öyle hayal etmişler.

kilisebenim burda dikkatimi çeken kilisenin daha önce görmediğimiz (görmüş müydük yoksa, ben ve jack orda mı konuş muştu?) odasının camlarındaki sembollerdi. yazıma eklediğim ekran görüntüsünde de görüldüğü üzere ay yıldız (hilal), davut yıldızı, haç, ying-yang sembolleri vardı. diğer sembollerin ne olduğunu bilmiyorum. belki ekşi sözlükte yazan olmuştur ama 530 yeni entry’i kim okuyacak. sembollerden biri bir “çark”. kuyunun dibindeki çark gibi.

kilisedeki birden fazla dine ve inanışa ait semboller sadece camdakilerle de sınırlı değildi. duvarda davut yıldızı vardı. buda heykeline benzer heykeller gördüm. bunun anlamını bilemedim, uyduramadım. fsw dünyası cennet gibi bir yer olduğu için böyleydi belki. bu da hayal gücü.

şimdi aklıma geldi. locke’un 1 hafta içinde kaza geçirip, sırtından operasyon geçirip hemen ayağa kalması (yani sandalyeye oturması), sonra ameliyat olması ve önce anesteziden çok çabuk uyanıp sonra da kalkıp kiliseye gitmesi oranın “gerçek” olmadığını gösteriyordu. ki adada bile iyileşme süreci bu kadar hızlı değildi.

sonuç olarak. bu kadar fantastik bir olay beklemiyordum. bu kadar fantastik bir olay, bir ortam kurgulayıp da saçmalamamak zor çünkü. çünkü hiçbir fikrinizin olmadığı bir “şey” kurguluyorsunuz. ışık, her ölümden dönenin gördüğü şeydir. gördüm dediği ya da. çok uçuk bişey değil o yüzden. ama ölmüş insanların içinde iyilik ve kötülüğün, şiddetin, şehvetin olduğu, sıradan bir dünya yaşantısında ölü olduklarının farkında olmadan yaşamaları ve sonunda farkında olan biri tarafından bir araya getirilmeleri, ölü olduklarını anlamaları, sonra da ışığa yürümeleri, hayal gücü olup saygı duymamla birlikte fazlaca uçuktu. ki ben bu yüzden ghost whisperer dizisine gıcık olurum. eğer bu fantastiklik düzeyi final bölümünde değil de daha önce, daha başlarda olsaydı diziye soğuyabilirdim, ama final bölümünde görmek o kadar zoruma gitmedi, hayal kırıklığına uğramadım.

özellikle ekşi sözlükte çok fazla izleyicinin hayal kırıklığına gark olmasına ve diziye kin kusmaya başlamasına neden olanın biraz da dizinin olayının “dinsel” olması olduğunu düşünüyorum. kabul edemiyorlar böyle olmasını. herşeyi açıklayabilmek istiyorlar, evrimi açıklamaya çalıştıkları gibi. ortada dini semboller fln da görünce iyice zıvanadan çıkıyorlar çünkü o dini sembolleri sonuna kadar saçma buluyorlar.

final bölümü için yazacaklarımın şimdilik bu kadar. aklıma gelen olursa sonra yorum olarak eklerim. dizinin geneli için daha sonra birşeyler yazmayı düşünüyorum. bir veda yazısı :)

lost 6×16 “what they died for”

yazıma nasıl başlayacağımı bilmiyorum. sözler boğazımda düğümleniyor. üzgünüm. artık son 5 gün içerisindeyiz. sondan bir önceki bölümü izledik. kimimiz sevdi, kimimiz sevmedi. zaten artık biçoğumuz diziye olan inancını yitirdi. kaç kişi kaldık ki?

SPOILER

SPOILER

SPOILER

SPOILER

öncelikle, ben demiştim. jacob ölesiye pişman abisini ışığın içine attığı için. black smoke’u özgür bırakanın kendisi olduğunu biliyor ve o yüzden bu kadar uğraşa giriyor, o yüzden bir sürü insanın hayatını mahvediyor, vs.  şimdi aklıma geldi de. belki de “isimsiz” ışığın içine girdiğinde ruhu black smoke’a dönüştü. black smoke sinirliydi çünkü isimsiz sinirliydi, black smoke gitmek istiyordu çünkü isimsiz gitmek istiyordu. black smoke tam olarak isimsizin karakterine sahipti. evet evet böyle olmalı, kesinlikle.

adaylardan geriye jack, sawyer, hurley ve eski aday kate kalmıştı. bu arada kate’in anne olduğu için adaylıktan çıktığını öğrendik. yani üvey anne tabi. kalan gruptan soğukkanlılığını koruyan ve hala karar verebilme yetisine sahip tek kişi jack olduğu için diğerleri efendi efendi jack’in sözünü dinliyor. sawyer bombanın patlamasına neden olduğu için pişman. jack’i juliet’i öldürmekle suçlarken kendisi tam 4 kişinin ölmesine neden oldu. kate hem fiziken hem kalben yaralı, junsuşilere ağlıyor. hurley zaten çok etkili bir eleman değildi, tek numarası jacob ile olan iletişimiydi.

neyseki bugün jacob herkese birden göründü. demek istediğine görünüyormuş. küllerinin yanması ve tamamen yok olması gerekiyormuş. küller yanarken (kül yanması ne demek ya) bizimkilere olayı açıkladı ve nihayetinde jack jacob’ın yerine geçmeyi kabul etti. daha önce üvey annesi jacob’a okunmuş şarap içirmişken bu sefer jack okunmuş dere suyu içmek zorunda kaldı. çünkü şarap şişesini bs kırdı.

jack suyu içince üvey annenin jacob’a söylediğini jacob jack’e söyledi. “şimdi aynıyız”. bu şu mu demek oluyor. okunmuş suyu içen insanlar bir gücün etkisi altına girerler, merkezi bir bilgi ve tecrübe birikimine erişme hakkına sahip olurlar, ne biliyim, istedikleri an istedikleri yerde olabilirler veya geleceği görebilirler fln. böyle bişey mi acaba?

jack’e yeni görevinde başarılar dilerim. dualarım onunla.

haftalardır görmediğimiz richard, ben, miles üçlüsünü nihayet gördük. dharmaville’e patlayıcı almaya geldiler. bu olayın zamanlamasını bilmiyoruz. keşke zaman etiketi gösterselerdi. ama sanırım şöyle olmuş. üçlü dharmaville’e biraz geç ulaşmış. muhtemelen jack’ler locke ile buluştuktan sonraki bi zamanda. zoe gelmişti locke’un kampına, füze attırıp gözdağı vermişti. bundan fln sonra ulaşmışlar yani. sonra widmore ve zoe gelmişler. onlar saklanırken ben ve richard bs ile konuşmak için dışarı çıktılar. ben widmore ve zoe’nin telsizlerini neden aldı, bi planı mı vardı orayı anlamadım. belki de vardı. ama bs richard’ı göklere fırlatınca, ki richard’ın öldüğüne inanmak istemiyorum, gözü korkan ben widmore’u satmaya karar verdi. ki bunda sadece gözünün korkması değil widmore’dan öç alma arzusu da etkili. bs de doğru ata oynuyor widmore’u korkutmak isterken. “kızını öldüreceğim”. bu tam olarak ben’in yapmak istediği şey. böylece yanardöner ben anında locke’un tarafına geçiyor. diziyi darkside da bitirmesi ihtimal dahilinde. hem de kuvvetle.

widmore ve zoe ölünce, ki bunlar sanırım widmore ekibinin başlıca karakterleriydiler, denizaltı bu kadar korumasız kalmış. ben widmore’un denizaltıyı bilerek korumasız bıraktığını, bi planı olduğunu düşünmüştüm. alın size bir cevap daha :)

fsw tarafı da hareketli. favori karakterimiz desmond işini biliyor ve ona göre hareket ediyor. tekrar locke’un okulunun önünde bitince “bu sefer daha mı sert çarpacak” diye düşünürken meğerse bu seferki hedefi ben miş. döverek uyandırdı ben i. böylece dolaylı olarak locke da uyandı ve jack’in onu ameliyat etmesine izin verdi. des sonra da gidip teslim oldu ve sayid ve kate ile aynı hapise atıldı, kaçmalarını sağladı. hurley’nin de yardımıyla. şimdi jack’in oğlunun konserine gidecekler. finalde herkes orda buluşacak muhtemelen. herkes. widmore ve eloise hawking, penny, faraday, herkes.

ne olacak buluşunca. amaç mezunlar gecesi gibi bişey yapmak değil heralde. buluşunca bişey olacak. 5 gün sonra görücez.

bu arada desmond adada kayıp. sayid desmond için kuyuda demişti. demek jack ve diğerleri gelip desmond’ı çıkardılar. ama çok hızlı davranmış olmalılar. locke geldiğinde kimse yoktu. ki locke dharmaville’de çok zaman kaybetmedi. locke hdyra adasındaydı, salla geldi. jack ler denizaltı batınca ana adanın sahiline çıkmış olmalı. evet böyle.

desmond “last resort”muş. ne diye çevirmiş pınar batum “last resort”u? son çare anlamına geliyormuş sanırım. ekşide öyle okudum. jacob desmond’ı “last resort” yapmış. bu sigorta gibi bişey oluyor. kendisi ve tüm adaylar ölse bile desmond’ın varlığı bs’in adadan çıkmasına engel olacak. desmond jacob’ın sigortası yani. ismi de hiçbir yerde yazmadığı için bs bilmiyor. widmore’un böylesi önemli bir bilgiyi jacob’ın düşmanına söylemesi enteresandı tabi. bs ile konuşan insanların basireti bağlanıyor sanırım. desmond’ın elektromanyetik güce dayanabilmesi de jacob’ın yaptığı birşey olmalı.

bs desmond’ı bulup adayı yok etmekten bahsetti. bence bulacak ve adayı yok edecek. ada yok olduğu için fsw dünyası oluşacak. hem de zamanda geriye giderek. sonra fsw dünyasında des herkesi toplayıp “we have to go back” diyecek. jack ve desmond ekibinin adayı koruma konusunda başarısız olacağını düşünüyorum yani.

bu arada, konserde jack’in oğlunun annesini de göreceğiz. jack’in karısı demedim çünkü muhtemelen evli değiller. kate olduğunu sanmıyorum çünkü kate nerden haber versin oğluna konsere gideceğini. juliet mi çıkacak kim çıkacak bakalım.

son olarak. jacob hala adadaki ışığı korumaktan bahsediyor ama ben olayın altında daha derinu bişeyler olduğuna inanıyorum. jacob bu bilinci nerden edindi. annesi nerden edinmişti. ışığın sembolik olduğuna ve asıl amacın başka bişey olduğuna inanmaya devam ediyorum. jacob asıl amacı bilmiyordu belki. o da ışığı koru diye manipüle edilmişti. belki.

neyse. aklıma gelenler bunlar. biraz da siz yazın :)

günün anlam ve önemi

bugün 19 mayıs. hava mevsim normallerinden daha bi soğuk sanki. bulutlar güneşi engelliyor. yaklaşık 200 metre uzağımızdaki şehir stadında ise çoğunluğu lise çağındaki gençler güneş gibi parlıyor :p bayram ruhuna sahip olsaydım böyle diyebilirdim ama diyemiyorum. üzgünüm.

aklıma takıldı, google’a sordum. ortaokulda fln öğrenmişimdir tabi de ne kalsın şimdiye. wikipedia’dan tekrar öğrendim. 20 haziran 1938 (atatürk ölmeden önce, sanırım onun talimatıyla) 19 mayıs günü “gençlik ve spor bayramı” ilan edilmiş. nasıl kutlanıyordu fln bilmiyorum tabi. yaşım yetmez, yetenlere sormaya da üşeniyorum. ancak 12 eylül darbesiyle birlikte bayramın ismi “atatürk’ü anma, gençlik ve spor bayramı” olmuş. sene 2010, bayram “atatürk’ü anma ve gençlik bayramı” olarak kutlanıyor. kağıt üzerinde başka tabi.

her 19 mayısta gençliği aslında hiç istemedikleri şeyler yapmak zorunda bırakmasak, soğukta ayakta dikmesek, derslerinden ayrı komasak. 19 mayıs gençlik ve spor bayramı olsa yine, gençler spor yapsalar, atletizm, vs. daha öncesinde başlayan gençler arası futbol, basketbol, voleybol turnuvalarının finalleri oynansa o gün. gençler spor yapsalar yani, kazananlara madalyalar verilse, başarı ve azim gösterenlere bu konuda burslar verilse, özel sektör sponsorlukları ayarlansa. anayasanın değişmez 3 maddesine ve rejime muhalefet etmiş olmayız dimi?

anlamadım

Sacid: ziyaretçilerimin çoğunun ziyaret süresi 0 saniye
zü: yeni yazı bakıyorlardır
Sacid: yeni yazı olmayınca zank diye kapatıyolar diyosun
googledan gelenler de çabuk gidiyo
zü: terbiyesizler işte
nereye varmaya çalışıyosun
kapatayım mı blogu
Sacid: ne demek istiyosun
zü: onu ben diyorum sana be
Sacid: saçmalama :D
bana daha fazla ziyaretçi göndermelisin
zü: hıhı başka :)

lost 6×15 “across the sea”

6 yıl oldu. 6 yıldır adada neler olup bittiğine dair teorilerimizi sürekli büyütmek durumunda kaldık. basit bir kaza sanarken, iyilik kötülük savaşına fln ulaştık. ki orda da bitmiyor, korkarım yeni teorilere ihtiyacımız olacak.

SPOILER

SPOILER

SPOILER

SPOILER

boynum rahatsız olduğu için lafı çok uzatmamaya çalışıcam. direkt konuya giriyorum. bugün gördük ki jacob ve isimsiz ikiz kardeşi adada doğmuşlar. anneleri claudia ada açıklarında kaza yapıp parçalanan bir gemiden kurtulmuş. gemiden başka kurtulanlar var mı bilmiyoruz. ileriki aşamalarda claudia’nın hayaleti bir kampı gösterip diğer kurtulanlar diyor ama ne malum doğru söylediği. neyse, önemsiz.

karnından acaip hamile olan claudia’ya (burda eşi nazan için “karnından biraz hamile” diyen mürsel’e selam gönderiyorum) isimsiz bir kadın yardım ediyor. isimsiz kadının muhtemelen uzun süredir adada olduğunu, muhtemelen jacob ve richard’ın içtiği şarapımsı içecekten içtiğini ve bu yüzden yaşlanmadığını, ölemediğini biliyoruz. ki isimsiz kardeş ünlü bıçağı göğsüne sapladığında teşekkür ediyor. bıçak richard’a  jacob’ı öldürmesi için ve sayid’e locke’u öldürmesi için verilmişti.

isimsiz kadının mağarasına gelip iki soluklanan claudia bu sefer de sancılanmaya başlıyor. ilk bebek ortaya çıktığında “jacob” diyor hemen. kadının hala “karnından acaip hamile” olduğunu görüyoruz. “kardeşlermiş demeeek” derken ikincisi de geliyor, isim söylenmiyor. claudia hala acaip hamile gibi durmakta ve ben üçüncüyü beklemekteyken isimsiz kadın acaip bir cinayet işliyor. üçüncü var mıydı hiç bi zaman bilemicez, ama bence vardı :)

adada çılgın anneleri daha önce de gördük. fransız piliç russo’dan az çekmedik. claire’in durumu da pek farklı değil. tahminim isimsiz kadının da böyle bir durumda olduğu yönünde. belki kendisi hamile halamıyor. çünkü adada hamile kalınamadığını daha doğrusu çocukların öldüğünü biliyoruz. bu yüzden bir anne kalma uktesi vardı belki. bir de adaya inanma mevzuu var. kendini adaya adama, adayı koruyacak evlatlar yetiştirme dürtüsü. kendisi öyle mi inanıyor yoksa adadaki birçok bilinçli insan gibi manipülasyon yapmaya mı çalışıyor bilmiyoruz ama dünyanın adadan ibaret olduğunu, denizden sonra birşey olmadığını, insanların kötü olduklarını, içlerinde iyi barındıramayacaklarını söylüyor. ki burda mib’in jacob’a sahilde söylediği “gelirler, kavga ederler, yıkarlar, dağıtırlar, hep böyle biter” şeklindeki cümleyi isimsiz kadından duyuyoruz.

jacob richard’a adayı bir tıpa olarak anlatmış ve kötülüğü yani şeytanı adada tutmaları gerektiğini söylemişti. görevleri buydu yani. bu durumda jacob iyilikti çünkü beyaz taş onu temsil ediyordu ve bu bir nevi tanrı rolü fln olmalıydı. adaya dinsel bir anlam yüklemiştik yani. jacob ve black smoke’a da. adada olan bitene. jacob’ın söylediklerine de anında inandık. çünkü konuşmasına izin verdik :p

peki ya jacob’ın anlattıkları, isimsiz kadının ikizlere anlattığı gibi bir hikayeden ibaretse sadece. ki bana öyle gelmeye başladı. ya ortada iyi ve kötü yoksa. kaynağının ne olduğunu bilmediğimiz ve adanın kalbi olduğu söylenen “ışık”ı korumak için yandaş kazanmaya çalışıyor ama “ışık”tan hiç bahsetmemek için böyle bir hikaye uyduruyor bence jacob. belki de inanıyor buna.

isimsiz kadının jacob’ı içine girmemesi konusunda uyardığı “ışık” kaynağı, ki içinde yaşamın, ölümün, tekrar doğuşun olduğunu söylemişti, sanki black smoke’un evi. muhtemelen jacob tarafından itildiğinde mağaraya akan deredeki taşa kafasını vurduğu an ölen veya öldürücü yara alan (jacob yanlışlıkla dahi olsa kardeşini öldüremez, sadece bayıltabilmiş olmalı) “isimsiz” mağaraya girdiğinde black smoke dışarı çıkıyor ve bundan sonra “isimsiz” in vücudunu kullanıyor. jacob kardeşinin ölü vücudunu bulduğuna göre kardeşi olarak adada gezinen elemanın black smoke olduğunu biliyor. bs’in olayı nedir tam olarak bilemiyoruz tabi. kate’e bir zamanlar çılgın bir annesi olduğundan bahsetti ki bu isimsiz kadın oluyor. belli ki adadan hiç çıkmamış. adadan sonra ne olduğunu, denizden sonrasını deli gibi merak ediyor ve bu yüzden çıkmak istiyor. sanki hala “isimsiz” gibi. o da gitmek istiyordu çünkü, dünyayı görmek istiyordu.

bs adadan ciddi ciddi gitmek istiyorsa eğer, jacob’ın bunu engellemeye çalışması kötülüğün adada hapis tutulmasının gerekmesi fln olmamalı. bs’in ışığın içinden çıkmış olması ve geri döndürülmesinin gerekmesi fln. öyle bişeyler. ışık ne yaa :) ışık hakkında teori üretemiyorum.

isimsiz kadın sanki özel güçlere sahipti. neler olup bittiğini çok iyi biliyor gibiydi. jacob’ın da çok şey bildiğini ve üstün bir manipülasyon yeteneğine sahip olduğunu biliyoruz. adaya geleceklerin geçmişlerini, geleceklerini bilmesi, ne zaman nerede olacaklarını bilebilmesi vs. ölümsüz olmaktan farklı bir durum var sanki.

bir de şu var tabi. biz sanıyorduk ki, en azından ben sanıyordum ki jacob ve mib adanın kökenine dair birşeyler olmalı. gördük ki durum hiç de öyle değil. onlar da diğerleri gibi adaya getirilmişler, onlar da “aday”mışlar muhtemelen. bu durumda isimsiz kadın o an ki jacob dı. yani adayı korumakla görevli kişi isimsiz kadındı. jacob ve mib’den birini yerine geçirme planı yaptı. belki de geminin adaya gelmesini sağlayan kendisiydi.

isimsiz kadın ve üvey çocukları arasında enteresan bir ilişki var. jacob’ın söylediği gibi kadın sanki isimsiz çocuğu daha çok seviyor. ama isyan eden de aynı çocuk oluyor. daha az sevilmesine ve “göreve” daha az layık görülmesine rağmen adaya daha çok jacob inanıyor. isimsiz anneyi en sevdiği oğlu öldürüyor ama her ne kadar içine black smoke kaçmış olsa da yine aynı oğul öldürdüğü kadın gibi konuşmaya başlıyor. “gelirler, kavga ederler, yıkarlar, yakarlar, hep aynı biter”.

ışık olayını öğrendikten sonra widmore’un neyin peşinde olduğunu da anlar gibi olduk. widmore ne jacob’ın tarafında ne de black smoke’un. hatta jacob’ın karşısında olduğunu söyleyebiliriz çünkü ele geçirmeye çalıştığı şeyi jacob koruyor. black smoke ile ise muhabbeti yok. tek derdi ışığı almak. nasıl alacaksa artık :)

aklımda kalan soruları yazıp bitiriyim. güya uzatmayacaktım.

- isimsiz kadın çok mu güçlü? kafasını duvara vurarak bayılttığı mib’i kuyudan çıkartmak, kuyuyu yıkmak, mib’in birlikte yaşadığı insanları öldürüp evlerini yıkmak gibi işleri nasıl yaptı? ya sinirlenince deligücüne ulaşabiliyor ya da black smoke ile muhabbeti var. isimsiz kadının black smoke olduğunu sanmıyorum şahsen. çünkü göğsüne saplanan bıçak darbesiyle ölebildi. sayid black smoke olduğuna emin olduğumuz locke’u aynı şekilde öldürememişti.

- adanın geçmişi diyordum demin, unutmuşum hayaletlere değinmeyi. mib’in çocukluğuna görünen hayalet anne neydi? black smoke olabilir. black smoke’un amacı adadan gitmekse bunu ancak isimsiz kadından kaçarak ve diğer insanları kullanarak yapabilirdi. yok değilse, benim uzun zamandır düşünmekte olduğum gibi, adada başka bir güç var. kuralları koyan, hayaletler aracılığıyla ada sakinlerine yol gösteren bir güç. ışığın kaynağı.

- diziden çok fazla açıklama beklemiyorum şahsen. biliyorum ki bazı şeyleri açıklayamazlar. yalnız bugün izlerken “o çark olayını nası düşündünüz ya, dayanağınız neydi” diye sordum. manyetik bir güç belirliyosun. çark koyup, o çarkı çevirip adadan çıkabileceğini anlıyosun. nasıl?

- bu soru değil ama olsun. mib’in oyununun ismi “senet“. wikipedia’ya göre milattan önce 3100 yıllarına ve mısırlılara dayanıyor.6 yıl oldu. 6 yıldır adada neler olup bittiğine dair teorilerimizi sürekli büyütmek durumunda kaldık. basit bir kaza sanarken, iyilik kötülük savaşına fln ulaştık. ki orda da bitmiyor, korkarım yeni teorilere ihtiyacımız olacak.

lost 6×14.5 “ales”

Dünya, milyonlarca insanı ekran karşısına çeken ve gelmiş geçmiş en iyi televizyon dizilerinden biri olarak kabul edilen “Lost”un sonunu büyük bir merakla bekliyor. Tamamen kurguya dayalı, ıssız bir adada geçen bu diziye, sürekli yeni karakterler eklenerek, ölen karakterler hikâyeye yeniden alınarak ve karakterlerin hikâyeleri geçmiş, şimdi ve gelecekte birbiri içinde işlenerek dizinin temeli olan merak ögesi sürekli canlı tutuluyor. Kendi kültürünü yansıtan yapımları beğenip yabancı dizi izleme alışkanlığı olmayanlar, popüler kültürü sevenler, yeni medya araçlarını sonuna kadar kullanmayı bilen yeni kuşak, bilim kurgu ve mitoloji meraklıları “Lost” dizisinin izleyici kitlesini oluşturuyor.

47. Bu parçaya göre, “Lost” dizisinin izlenme oranının yüksek olmasında,

I. karakterlerdeki çeşitlilik ve değişim,

II. hikâyenin ıssız bir adada geçmesi,

III. karakterleri canlandıran oyuncuların tanınmamış olması,

IV. hikâyede farklı zaman dilimlerinin iç içe geçmesi

özelliklerinden hangileri etkilidir?

A) I ve II     B) I ve III     C) I ve IV     D) II ve III     E) III ve IV

48. Bu parçaya göre, aşağıdakilerden hangisinin “Lost” dizisi izleyicisi olması beklenmez?

A) Çağdaş bilimin verileriyle düş gücünden yararlanılarak oluşturulan ürünlerden hoşlananlar

B) Yaşanmış gerçek olayları izlemeyi sevenler

C) Evrenin doğuşuna ya da dinsel olaylara dayalı hikâyelere düşkünlüğü olanlar

D) Toplumun geniş kesimlerine seslenen gelişmelere ilgi duyanlar

E) Yerli yapımları izlemeyi sevenler

kablosuz ağıma ne isim koysam

6 yaşımdan beri masaüstü bilgisayar kullanıyorum ve ekşi sözlük yazarıyım. 2004 nisan ayından beridir de zoom x4 modemle adsl ortamlarında boy gösteriyorum. birçok ortamda birçok kişiden çok ısındığı, çabuk bozulduğu gibi yalan yanlış yorumlarla hakir görüldüğüne şahit olduğum zoom x4 modem bana hemen hemen hiç yamuk yapmadı bu 6 yıl içinde. yalnız gelişen teknoloji ve günün ihtiyaçları nedeniyle kablosuz bir modem düşünür oldum bir süre önce. yine evimin sınırları içinde olsa da mobil olarak internet trafiği yaratabilmek adına ipod touch almaya karar verince kablosuz modem ihtiyacı zorunluluğa dönüştü.

zoom x4 modemimi emekliye sevketmeye hazırlanırken yerine özel yetenek sınavı ve mülakatla edimax nmax modem aldım. henüz geçiş işlemlerini yapmamış olsam da şu ara kablosuz ağıma isim düşünüyorum. fiyakalı bir isim bulmam lazım. ben aklıma gelenleri yazıyım, siz hangisini beğendiyseniz onu yorum yapıverin.

aslında böyle yapmamı öneren muhammed şu bedava anket hizmeti veren siteleri kullanmamı söylemişti ama üşendim. siz yorumla oy kullanmaya üşenmeyin :)

  • a. aslan parçası
  • b. beyaz atlı pirens
  • c. mumdan kanatlı adam
  • d. mumdan bacaklı voltran

aklıma ilk aşamada 4 isim geldi. kimliğimi ele verecek bir isim istemediğim için “sacidu” veya “melis” veya “kedi” kullanmıyorum. ben bu şıklardakileri sevmedim bence şu olsun dediğiniz bişey varsa onu da yazabilirsiniz tabi.

lost 6×14 “the candidate”

bir haftalık aradan sonra 14. bölüm “the candidate”i izledik. bölümden aklımda kalanları yazmadan önce 13. bölüm “the last recruit”de neler olduğunu hatırlayalım. 12. bölüm sonu itibariyle tüm adaylar locke etrafında toplanmıştı. locke’a güvenmeyen ama ne yapması gerektiğini de tam olarak kestiremeyen bir numaralı jacob adayı jack’in de onayıyla son toplaşmayı gerçekleştiren ekip hydra adasına gitmeyi planlayadursun, kendisini adanın en akıllı ve kurnaz adamı sanan sawyer yaşamasına değer verdiği insanları içine alan yeni bir plan yapıp muhtemelen desmond’ın 3 seneki teknesiyle hydra’ya yola koyuldu. jack adadan gitmeye gönüllü olmadığını açıklayınca da açık denizde “in arabadan” dedi. sahile varan jack locke ve ekibiyle tekrar karşılaşmıştı ki widmore’un füzeleri 3 kişi hariç herkesi öldürdü. locke, sayid ve jack kaldı. teknedekiler ise hydra adasında widmore tarafından esir alındılar.

benzer toplaşma hareketleri flash sideways (fsw) dünyasında da yaşandı. sawyer sayid’i tutukladı. sun ve locke aynı hastaneye getirildi. locke’un ameliyatına jack girdi vs. asıl önemli olan belki de öldürme emriyle desmond’ın içine atıldığı kuyunun başına giden sayid’in nihayet doğru yolu seçmesiydi.

SPOILER

SPOILER

SPOILER

SPOILER

jacob ve black smoke (bs) sağolsun, 6 sezon boyunca söyledikleri şeyi aslında istemediklerini, sanki istemedikleri şey olduğunda aslında tam olarak istedikleri şeyin olabildiğini öğrendik ve alıştık. bs şimdiye kadar hep adadan gitmek istediğini söyledi. bunun için uçağı kullanacaklarını ve tüm adayların bir arada olması gerektiğini ekledi. “ya” diyorduk biz, “bu adam bir tutam duman değil mi, nereye gidecek, gidip de ne yapacak”. ezel’in ramiz dayısının “10 adıma etkili oyun yapma” dersi alması gerektiği bs’un asıl istediğinin gitmek olmadığı “sanırım” kesinleşti. bs richard adaya geldikten sonra jacob’a “seni de öldürürüm, tüm adayları da öldürürüm, hepinizin ağzınızı burnunu dağıtır özgür kalırım” demişti. jacob’ı öldürdü, sıra adaylardaydı. onları nasıl bir araya toplayabilir bir arada öldürebilirdi. “gitme” bahanesiyle tabiki. adayları öldüremeyeceği için de onları zaman ayarlı bir bombayla başbaşa bıraktı.

locke giden denizaltının arkasından bakakalan claire’e “o denizaltıda olmak istemezdin” dediğinde anladım jack’e çantasını verirken içine bombayı attığını. yalnız aynı jack gibi bombanın patlamayacağını düşünmüştüm. niye patladığını da anlamadım. acaba diye düşündüm, acaba sayid artık bir aday değil, o yüzden mi bomba patlayabildi. çünkü daha önce richard jack’e kendisini öldürtmek istediğinde dinamit patlamamıştı. son anda sönmüştü fitil. bunun nedeni fitili yakanın jack olması mıydı acaba. kendisini öldüremeyeceği için mi böyle oldu. burası biraz karışık. keşke kurallar kitabı yayınlansa da b bendinin 3. maddesini açıp okusak :)

bu olaydan ayrılmadan söyleyim. 3 ana karakter ölümü gördük. 1 tanesi de yaralandı. gram üzülmedim. hatta kate vurulduğunda sevinç çığlığı bile attım. umarım haftaya çıkamaz. hatta sawyer’ın da beyin kanamasından fln gitmesini istiyorum. lütfen ölsünler. sawyer’ın “en akıllınız benim, acaip yalan söylerim kandırırım milleti, kimsenin sözünü” dinlemem havalarından bıktım. kate’in gereksizliğine söyleyecek bişey yok zaten, ismi listede bile değil.

charles widmore’un ne yapmaya çalıştığını anlayan oldu mu? ben hiçbişey anlamadım ama bir planı olduğuna inanıyorum. tamam jeneratörleri tek bir kişi tarafından devre dışı bırakılacak kadar güvenliksiz bırakması hata olabilir ki bu sayede güvenlik sistemi hiçbir işe yaramadı. ama uçağın başına 2 kişi koyması, denizaltının başında kimsenin olmaması. denizaltını kullanabilecek başka birini getirmiş midir bilmiyoruz ama, kaptanı denizaltıda yalnız bırakması bence hata değildi. widmore bunların olmasını istedi. uçağa gelsinler, adamları öldürsünler, bombayı bulsunlar belki, zira insan biraz iyi saklar, kablolar açıkta fln. sonra denizaltıya gelsinler haliyle. geldiler çatışmaya girdiler bir de. amacınız kimi öldürmek ki çatışmaya giriyorsunuz? locke’u öldüremezsiniz, locke’u öldürmeyi veya etkisiz hale getirmeyi düşünüyorsanız jack’in yaptığını yapmalısınız. suya itin. bilmiyor musunuz bs’un suda etkisiz olduğunu? ki çatışma da çok amatörceydi yani. sanki çatışıyor görüntüsü vermek istediler gibi. herşeyin planlı olduğunu düşünüyorum ben.

o değil de, richard miles ve diğer eleman nerde ya? trafiğe mi takıldılar ne oldu? uçağı havaya uçuramamışlar. demekki gelmediler yani. nerde kaldılar ki? daha onlar girecek denkleme. bir de desmond var tabi. jack’in desmond’ı kuyudan çıkarması gerek. sayid bombayı kapıp denizaltının diğer ucuna koşmaya başlamadan önce jack’e kuyudan ve desmond’dan bahsetti. “bana bunları niye söylüyorsun” diyen jack’e cevap olarak “çünkü sen olacaksın (Because it’s going to be you, jack)” dedi. jack’in jacob olacağı anlamına mı geliyor acaba bu. sayid nerden biliyor bunu. jack jacob olacaksa desmond’ın önemi ne. hiç bir fikrimiz yok malesef.

biraz da fsw dünyasından bahsedelim. jack locke’u ameliyat etti. “yeni bir teknik var, yürüyebilirsin” dedi. locke yine kabul etmedi. kabul etmemesinin nedeninin kendisini suçlu hissetmesi olduğunu öğrendik. babasını uçakla gezdirirken düşmüşler, dolandırıcı anthony cooper bitkiselimsi bir hayata girerken locke sakat kalmış. bu kendini suçlu hissedip iyileşme ihtimalini reddetme olayı bana biraz saçma geldi. dahası, fsw dünyasında izlediğimiz çoğu şey bana gereksiz geldi. locke’un nasıl sakat kaldığını öğrenmemiz iyi oldu evet ama çok uzatıldı oralar. claire babasından kalan kutuyu açtı, kutu müzik kutusu çıktı. çalan şarkı “catch a falling star” yanılmıyorsam daha önce birkaç kez çalındı. claire söylemişti hatta.

fsw dünyasındaki ilginç şeylerden biri jack’in 815 yolcularıyla karşılaşıp durmasıydı. ama hala birşey hatırlamıyorlar. desmond adada kuyuda olduğu için ortalarda görünmezken fsw dünyasında da ortaya çıkmadı ve tüm bu tesadüfler boşta kaldı.

locke denizaltının battığını ama herkesin ölmediğini nasıl anladı? telepati mi yaptı, balıklarla iletişimi mi var? yoksa tüm adaylar öldüğünde beyni serotonin fln mı salgılayacak? var bi numara burda da :)

haftaya “across the sea” isimli 15. bölümü izlicez. daha önce 15. bölümün jacob ve mib’in geçmişleri hakkında olduğu gibi birşey okumuştum. umarım öyle çıkar ve biraz cevap alırız. tamam heyecanlı oluyor, kötü de değil ama böyle aksiyon bölümleri çok sevemiyorum ben. içerik istiyorum.

hayvanların “keyif” için çalıştırılmasına karşıyım

samanyolu tv deki ayna programı herkesin malumu. sunucu saim orhan’ın gezmediği, görmediği yer kalmadı. yediğinin içtiğinin de haddi hesabı yok. o bakımdan kendisine karşı büyük bir kıskançlık duygusu beslediğim kesin. yalnız kendisinden pek hazzetmiyorum. anlatım şekli ve konuşma tarzına gıcığım. yalnız bu sabah muhtemelen ellinci kere yayınlanırken benim ilk kez gördüğüm gröndland bölümünde köpekler tarafından çekilen kızağa oturmuş “köpekler o kadar iyi eğitilmiş ki dik yokuşlarda bile kızağı çekmeyi başarıyolar” diyişini duyunca daha bi gıcık oldum. zaten uzun süre düzlük yerlerde kızak çeken köpeklerin yokuştaki halleri acınasıydı. diller 1 metre dışarıda. bir ara eğlencesine sanırım kızaktan inmiş sami orhan. “o kadar hızlılar ki arkalarından yetişemiyorum” diyerekten hızlı adımlarla kızağa yetişip yokuşun ortasında yerine oturdu. dalga geçer gibi. düzlüğe varıldığında yorgunluktan hali kalmayan köpekleri gösterip diyor ki “e tabi kolay değil kızağı çekmek, yoruldular yatıyorlar”. çok istedim o kızağın devrilmesini ama tekrar yayın olduğu için işe yaramadı tabi. canlı olsaydı görürdünüz siz.