lost 6×06 “sundown”

çarşambanın gelişi geçen çarşambadan belliydi. son sezonunun üçte birini tamamlayan lost’un ekşın dolu bir bölüm yapacağını hissediyorduk. beşinci bölüm sonunda jacob’ın hurley’e “artık çok geç” demesinden belliydi nemesis’in elinin kulağında olduğu. zaten yaklaşmakta olan bir savaştan bayadır bahsediliyordu. sayid vardı bi, ölüp dirilmişti, noldu ona diyoduk. japon abi dogen “arkadaşının içinde büyüyen bir karanlık var. kalbine ulaştığında ruhunu ele geçirecek, köpeği yapacak, atıl kurt diyecek” manasında bişeyler söylemişti.

SPOILER
SPOILER
SPOILER
SPOILER
SPOILER

altıncı bölüm “sundown” sayid merkezliydi. sayid’in içinde büyüyen karanlığın ne menem bişey olduğunu gördük. veliahtlarından biri olmasından rağmen jacob tarafından da gözden çıkarılmış olan sayid bir onun bir bunun tarafından kullanıldı ve sonuç olarak nemesis’in elinde kaldı. claire gibi sayid için de nemesis artık “arkadaş”. kate biraz piyango ona çıktığı için nemesisle kaldı. saf, salak, gerizekalı, aptal ve dahası olan kate ortalık ana baba gününe dönmüş, black smoke tapınakta kol gezip adam öldürürken hala claire’i kurtarmanın peşindeydi. oysa ruhunu karanlığa satmış claire açık açık söylemişti kate’e “kurtarılması gereken ben değilim diye”. öyle olunca da jacob’ın hurley’nin koluna yazdırdığı ve deniz fenerine giden yolu kullanarak nemesisten kaçmayı başaran ilana, ben, lapidus, miles ve sun’a katılamadı. layığını bulsun inş.

altıncı bölümle birlikte saflar belirlendi. içlerinde büyüyen karanlık kalplerine ulaşan sayid ve claire arkadaşları nemesis’in kulu kölesi haline geldi. ne yaptıklarının bilincinde, öldürmekten zevk alır halde, tam bir asker gibiydiler. kate dediğim gibi piyangodan o takımda kaldı ama locke sanki memnun olmamış gibiydi. e biliyor kate’in ne kadar ayran gönüllü olduğunu. karşı takımda jack varken kate’in çok bişey yapamayacağı malum. 42 numaralı aday kwon’lardan erkek olanı jin claire’in esiriydi. ayağı kapana kısılmıştı. o ayaktan artık adam olmazdı. tabi ada hala yaraları iyileştirebilme özelliğine sahipse o başka. bi de sawyer vardı ama ona noldu? richard sawyer’ı uyarmış, sawyer silahını locke’a doğrultmuş ama vurmadan indirmişti. zaten dogen’ın da söylediği gibi, nemesis’in konuşmasına müsade ettiysen iş işten geçmiştir. sawyer nemesisle birlikte güya jacob’ın düzenlediği mağaraya inmişti. nemesis sawyer’a adaylığını ve 3 seçeneğini açıkladı. sawyer eve gitmeyi seçti. yani o da dark side’da. hatırlayamamıştım ama lostpedia saolsun.

jacob’ın tarafında ise jack, hurley, sun kwon var. 2sinin aday olduğunu biliyoruz. birisi de yarım aday, çünkü kwonlardan hangisinin aday olduğunu bilmiyoruz. jacob’a 2,5 diyelim, nemesis de 2,5. locke öldüğüne göre zaten 5 aday var. yani bir eşitlikten söz edebiliriz. diğer elemanların çoğu figüran. ne yapacaklarını fln bilmiyolar. en bilgilileri ilana olsa gerek. jacob için bu avantaj.

sayid nemesis locke’u neden öldüremedi? bıçakta kan bile yoktu. locke’un sadece tişörtü yırtılmıştı, yara fln görünmüyordu. nemesis’i sayid mi öldüremiyordu yoksa nemesis öldürülemiyor muydu? bence sayid öldüremiyordu çünkü sayid aday. nemesis’in jacob’ı öldüremediğini hatırlayalım. peki o zaman dogen bunu bilmiyor muydu? jacob’ın hurley’e emanet ettiği ve içinden çıkan ankh’ın içinden kağıt çıkan gitar kutusunu hatırlayalım. dogen kağıdı okuduktan sonra isimlerini sormuştu. sanki o kağıtta isimler yazıyo gibiydi. ben düşündüm ki o kağıtta adaylar yazıyordu. bu durumda dogen sayid’in aday olduğunu bilmeliydi. ama dogen geçen bölümde hurley’e aday olduğunu bilmiyormuş gibi davranmıştı. sayid’i nemesis’i öldürmeye göndermesi de bilmemesiyle açıklanabilir. gerçi dogen sayid’in nemesis’i öldüremeyeceğini biliyordu. nemesis sinirlensin ve sayid’i alaşağı etsin istemişti ama evdeki hesap çarşıya uymadı tabi. nemesis akıllı güç.

sonuç olarak dogen yanlış yaptığı hesabın kurbanı oldu. biz bile anladık yanlış yaptığını. infected adama bıçak mı verilir. hele bi de adam geri gelmiş, nemesis’in borazanlığını yapmış. sonra yanına gelmiş, yalnızsınız. insan bi kalkar savunma pozisyonu alır. gel beni öldür diye bekledi resmen. bu arada dogen’ın bambaşka bişey olduğunu öğrendik bu bölümde. black smoke’u tapınaktan uzak tutan demir tozu değil dogen’ın varlığıymış. kimbilir niye. dogen adaya jacob tarafından kandırılarak getirilmiş. eğer sayid’e yalan söylemediyse. iki taraf da iyi değil belki, ya da asıl iyi taraf jacob değil belki düşüncemi şey yapıyor gibi.

nemesis claire’i aaron’ı geri almakla, sawyer’ı memlekete dönmekle, sayid’i nadia’ya kavuşmakla kandırdı. alternatif zaman çizelgesinde bunların hepsinin hemen hemen gerçek olduğunu gördük. bu durumda finalde nemesis’in kazanacağını söyleyebiliriz belki. nemesis kazanacak, jacob hiç varolmayacak, ada su altında kalacak, jacob varolmadığı için kimseyi manipüle edemeyecek. belki de. ama nemesis sayid’e istediği herşeye sahip olabileceğini söylemişti. oysa sayid nadia’ya sahip değildi. yengesine asılan behlül misali asılıyordu nadia’ya.

bu bölüm iyi ile kötünün, beyaz ile siyahın mücadelesinin tavan yaptığı ve artık iyice ayyuka çıktığı bölüm oldu. dogen nemesisi “evil incarnate” olarak tanımladı. şeytanın vücut bulmuş hali gibi birşey demek. insanları kandırması, yakıp yıkması, ruhlarını ele geçirmesi vs gözönüne alınırsa mantıklı geliyor. ada dünyanın, jacob ve nemesis ise iyi ve kötünün minyatürleri sanki.

bana göre oscar

oscar 2010 en iyi film adaylarıoscar çok ciddiye aldığım bir ödül değil ama yine de dikkatimden kaçmış filmleri görüyorum ya da izleyip beğendiğim filmleri veya oyuncuları aday olarak görünce sevindirik oluyorum. eskiden tüm listeyi alır tahmin yapardım. tabi tahminlerin yüzde yetmişi atmasyonla olurdu. izlememiş olurdum çünkü. hem o kadar film izlenir mi yuh. bu seneyse sadece sayısı 10 a çıkmış en iyi film ödülü adaylarına odaklandım. zaten 1 i hariç 9 u izlenecekler listemdeydi. o yüzden zor olmadı. izlenimlerim şöyle.

  • avatar - daha önce yazdığım gibi avatar görsel olarak 10 numara olmakla birlikte bilgisayar işi olmayan canlı kanlı karakterlerin oyunculuklarının düşük kalması, senaryonun özgün olmaması, hatta birçok yerde özgünlüğü geçtim basitliğe kaçması gibi nedenlerle asla oscarlık bir film değil. en iyi görsel efekt, en iyi video düzenleme gibi ödülleri alsın gitsin bence.
  • the blind side - 10 film arasında ilgimi çekmediği için izlemediğim film bu oluyor. evsiz ve travmatik (o ne demekse) bir zencinin amerikan futbol liginde (futbol dediğim amerikan futbolu, amerikanlar bizim futbola soccer diyor, futbol değil) yıldızlaşmasını anlatıyormuş. basit bir başarı hikayesi.
  • district 9 - şimdiye kadar izlediğim en orjinal uzaylılar dünyaya geldi hikayesi. uzaylıların gelme nedeni, geldikleri yer, dünyada yapmaya çalıştıkları şey, insanların uzaylılara davranış şekilleriyle fln çok özgün. başroldeki adam da iyi oynamış. ama oscar almaz. o kadar değil.
  • an education - geçmiş zaman (çok geçmiş değil canım) ingilteresinde lise son sınıf öğrencisi bir kızla, o işleri bitirip hayata atılmış bir erkeğin romantik ilişkisini anlatıyor. orjinal bir konu değil ama oyunculuklar ve filmin akışı hoşuma gitti. müzikler de güzeldi.
  • the hurt locker - bu filmin en iyi film oscarı için avatarla çekiştiğini duydum. bunu söyleyenlerin 1-filmi izlemediğini, 2-iyi filmden anlamadığını, 3-amerika hayranı olduğunu, 4-komisyon aldığını ya da hepsini birden düşünürüm. kanımca izlediğim 9 film arasında en sevmediğim the hurt locker dı. bu filmin yönetmeni james cameron’ın boşandığı karısıymış. cameron’ın torpiliyle oscara aday yapılmış olabilir.
  • inglourious basterds - quentin tarantinonun yönetmenlik tarzının hastasıyım. brad pitt sevdiğim bir oyuncudur. çok iyi bir sinema izleyicisi veya eleştirmen fln değilim ama bu filmi sinemasyon olarak acaip başarılı buldum. uzun, sessiz diyaloglar, mimikler, vs. müthişti. oscar adayım kesinlikle inglourious basterds. en iyi yönetmen ödülünün de tarantinoya verilmesini istiyorum. aday değilse dışarıdan versinler.
  • precious - bunu bugün izleyebildim. precious isimli oldukça kilolu ve oldukça siyah, 16 yaşında, ensest mağduru, 2 çocuk annesi bir kızın dramını anlatıyor. temposu biraz düşük. az şey oluyor ama çok sürüyor. bugün bi film izledim süperdi diye ballandıra ballandıra anlatılacak bir film değil.
  • a serious man - coen kardeşlerin izlediğim en kötü filmi. ya da şöyle diyim. coen kardeşlerin izlediğim filmleri arasında gıcık olduğum tek film. ne anlatmaya çalıştıklarını anlamadım, komik değil, dramatik değil. oyunculuklar sıradan. hurt locker la yarışırlar gereksizlikte.
  • up - 9 film arasında ilk izlediğim. aslında film değil tabi, animasyon. bir animasyona en iyi film ödülü verilirse tükkanı kapatsınlar gitsinler. aday bile olmamalıydı. köpeklerden lider olanına en iyi animasyon karakteri ödülünü verebilirler belki ama boltdaki güvercinlerle yarışamaz o da.
  • up in the air - eğlenceli, çerezlik bir film. sıkılmadan izleniyor, gülünüyor. karakterler güzel analiz edilmiş, oyunculuklar iyi. ama oscar almaya yetmez. dediğim gibi, çerezlik.

tabi sana bana sormuyolar oscarı verirken. objektif bir bakış açıları da yok akademi üyesi denen elemanların. titanic nasıl topladıysa iki elin parmak sayısı toplamına yakın oscarı, avatar da toplayacaktır diye düşünüyorum. süpriz çıkmaz.

    lost 6×05 “lighthouse”

    geçen hafta dışı john locke içi black smoke olan “güç” merkezli çok hoşuma giden bölümden sonra bu haftaki “lighthouse” yani “deniz feneri” jack hakkındaydı. bölümün jack hakkında olduğunu öğrenince “off izlemesem mi” dedim gülerek. sevmiyorum çünkü jack li bir de kate li bölümleri. ikisine de gıcığım, her gördüğümde bela okuyorum. sinirlerim zıplıyor.

    ==========================

    =                           SPOILER                           =

    =                           SPOILER                           =

    ==========================

    bu bölümde de öyle oldu. jack e şöyle en vurgulusundan “allah belanı versin” dedim. gerçi eski salaklıkları kadar üzülmedim çünkü bu salaklığı senaryo ya da kader, herneyse, onun icabı olduğunu düşündüm. ki öyleymiş. jacob öyle dedi. neden sadece hurley’e göründüğünü bilmediğimiz, anlayamadığımız jacob aynı üzgün, mülayim, sevgi dolu yüzüyle uzuuunca bir talimat verip jack’in deniz fenerine gitmesini, ismini görmesini, açıyı 23′e ayarlayıp aynada çocukluğunun geçtiği evi görmesini sağladı. o evi alternatif zaman çizelgesinde sadece çocukluğunun değil büyüklüğünün de geçtiği ev olarak gördük yine bu bölümde. biliyoruz ki jack’in aynaları parçalaması büyük bir hasara neden olmadı. olması gereken buydu.

    ama bu jack öyle salak bir adam ki, gene gitti en yapılmayacak şeyi yaptı. tamam kıracaksan kır da ne o öyle hurley’e efelenmeler, araştırıp öğrenmemeler fln. feneri tanıdığı isimlerin numarasına çevirip aynada ne göründüğüne bakmak yok (jacob’ın da katıldığı jin-sun açık hava nikah töreni ile bitiminde jacob’ın sawyer’a kalem verdiği cenaze töreni görünmüş), jacob’ın söylediği gibi 108′e getirince ne olacağını merak etmek yok. ne düşünüyodu ki taa oraya gelirken. jacob’ın yakasına yakışıp “babam bana “sende o kapasite” yok dedi hep, sen var diyosun, ne diyosun sen” mi diyecekti. ne yapmayı geçiriyodu o pek de dolu olmayan beyninden. o değil de beni endişelendiren bir nokta var. bu jack olayın sonunda jacob’ın yerine geçecek fln gibi bir his var içimde. parti liderliğine gidiyor sanki. başbakanlığa göz kırpıyor gibi. çok üzülüyorum.

    bu arada alternatif senaryoda jack’in ayda bir gördüğü ve annesinden ayrı yaşadığı bir oğlu olduğunu gördük. çok ciddi, piyano konusunda oldukça becerikli ve babasıyla problem yaşayan hayırlı bir evlat david. annesini bilmiyoruz ama kesin tanıdık biri çıkacak. kate’e benzemiyor mu david? gerçi kate bir kanun kaçağı. belli ki david bazen annesinin evinde kalıyor. kate ise pek evde kalan bir tipe benzemiyor. benim ikinci favorim juliet. o da değilse şu jack’in tedavi edip evlendiği ama sonra boşandıkları kadındır. david’in “candidate” olduğu en hızlı piyano çalma yarışmasında samurai Dogen’ı ve oğlunu da gördük. ben arkadan gördüğümde “aha jin saç uzatmış” demiştim ama olmadı :)

    geçen hafta mağaranın duvarlarında bu hafta ise deniz fenerinde fenerin bulunduğun yuvarlağın etrafında numaralar ve isimler vardı. yine çoğunun üstü çizilmiş. lostpedia’nın okuyabildikleri şöyle. (daniella) rousseau 20, (kate) austen 51 - austen’in üstü çizik değilmiş, (juliet) burke 58, (daniel) faraday 101, (charlotte) lewis 104, wallace 108 - bu henüz bilinmeyen bir karakter ama çok önemli işler yapacağı kesin, (tom) friendly 109, (ben) linus 117, (micheal) dawson 124, (claire) littleton 313.

    jacob’ın talimatları doğrultusunda tapınağın içinde gezinen hurley samurai dogan tarafından durdurulmak istendi. jacob yüreklendirince hurley geçebildi. dogen orda japonca bişeyler söyledi. yine lostpedia’ya göre çevirisi şöyle “seni korumak zorunda olduğum için şanlısın, yoksa kafanı koparırdım”.

    fransız piliç rousseau’yu ilk gördüğümüz zamanı hatırlarsınız. bebem nerde bebemi nereye götürdüler diye kök söktürür, önüne gelene işkence eder, silah çeker, öldürmekle tehdit ederdi. onu bebeği olan alex’i kaçıran ben’di. şimdi aynı işi claire yapıyor gibi görünüyor. kate tarafından adadan götürülen ve gerçek dünyada annannesinin bakımında olan aaron’u kimin kaçırdığını öğrenmek için terör estiriyor. jin de tehlikeyi anladı ve claire’in istediği gibi davranmaya başladı. sanırım tapınağa götürüp yakalatmayı fln düşünüyor.

    infection denen hadise ile black smoke arasındaki bağlantı sanırım bu bölümle kesinleşti. black smoke infected ada sakinlerini olmadık şeylere inandırıp pis işlerini yaptırıyor. sayid’in olacağı da budur. gerçi onun kaçırılabilecek bi bebeği yok ama o da “nadia nerde, nereye götürdünüz onu” diye terör estirebilir pekala.

    gönül verdim spora, aklım kaldı dolmada*

    bu ara sabah akşam kış olimpiyatlarını izliyorum. türkiye ve kanadanın en batısı arasındaki yuh derecesinde saat farkından dolayı akşam bazı müsabakaları canlı, izleyemediklerimi ise gündüz cansız izlemeye çalışıyorum. türk gençliği olarak böyle şeyleri trt3 den izleyerek büyüdük. ama bu sene eurosporttan izleyebilmemle beraber trt3 ün görüntü kalitesinin kötü olduğunu iyice anlamış oldum. ama eurosport un da spikerlerini pek beğenmedim. oysaki geçen hafta “ya bu eurosport un spikerleri çok iyiler herşeyi biliyorlar” diyordum. oysa dün süper kombinenin slalom ayağını izliyorum mesela (havamı da attım). adam çıkış yapmış, bir sağa bir sola yatarak iniyor. ama belli ki yavaş, arada dengesini kaybediyor. ben bile anlıyorum böyle kayarak dereceye giremeyeceğini. henüz pistin çeyreğine gelmişken çıkıştaki avantajını yarı yarıya yitirmiş. “harikulade bir çıkış yaptı norveçli, çok güçlü bir slalom performansı izliyoruz” diyor eurosport adamı. ben “ya bi git” derken harikulade norveçli bir kapıyı kaçırarak diskalifiye oluyor. “son kapıda hata yaptı ve altın şansını kaybetti” diyor. “lan bi git” diyorum bu sefer, asabileşiyorum.

    ilk 3 de bulunan sporcular bi yerde durup kameralara el sallıyolar, poz veriyolar fln. onlardan sonra çıkan sporculardan biri düşecek olursa kamera onlara dönüyor. böyle elleriyle yüzlerini kapatıp “hiiiii” mimiği veriyor. güya korktular, endişelendiler. bir rakiplerinden daha kurtuldukları için sevinmiyolar sanki. ama dün bobsleigh denilen kapalı kızakla buzda hız yapma yarışmasında rus ekibi zirvedeyken kanada ekibi kaza yapınca kamera ruslara döndü hemen. adamlardan biri kamerayı geç farketmiş olacak ki önce bi sevindi oley yaptı, sonra üzgün moda geçti. hani bi video izlemiştik ya, camide kuran okunurken kameranın kendisine döndüğünü görünce ağlamaya başlayan bi adam vardı. o geldi aklıma.

    * tahmin ettiğiniz gibi, zü üretimi bir başlık

    kızılcahamamca scrabble

    lost 6×04 “the substitute”

    substitute ikame, yerine geçen gibi bir anlama geliyor. tam bir türkçe karşılığı yok sanki. substitution ın oyuncu değişikliği olduğunu bilince substitute ü anlamlandırmak daha kolay oluyor. altıncı sezonun üçüncü bölümü olarak izleyip hiç de memnun kalmadığımız, bırakın daha önce sorulan sorulara cevap vermeyi, pek fazla yeni soru bile sordurmayan kate merkezli “what kate does”ın ardından locke merkezli “the substitute” ile dizi finaline yaklaşmakta olduğumuzu iyice hissettik. hiç görmediğimiz şeyleri gördük, cevaplar aldık ve yeni sorular sorduk. hakikatli bir bölüm izledik. benim aklıma şunlar takıldı ya da geldi..

    SPOLIER OKUMAYACAĞIM
    SPOILER OKUMAYACAĞIM
    SPOILER OKUMAYACAĞIM
    SPOILER OKUMAYACAĞIM

    100 küsür bölüm oldu sanırım, çıkıçıkçık black smoke’u hep dışarıdan izliyorduk, bu sefer onun gözünden ormanda gezdik, dharmaville’e uğrayıp canlılık tespit ettik. güzel bişeymiş black smoke olmak. jacob’ı bırakıp nemesis’i mi tutsam demedim değil :)

    nemesis richard’ı kendisiyle çalışması için ikna etmeye çalışıyor. nemesis zaten ilana’nın ben’e söylediği gibi adam toplamaya çalışıyor. geçen hafta ruhunu karanlığa satmış claire’in jin’i tapınak şövalyelerinin elinden kurtarmasını da bu bağlamda değerlendiriyorum ben. adam topluyorlar. locke’un sawyer’ı ayyaşlıktan kurtarıp yanına almaya çalışması da, richard’ı ikna etmeye çalışması da aynı şey gibi geliyor bana. richard’ın ekstra birşeye sahip olduğunu sanmıyorum. 5 sezon boyunca “olm bu adam var ya, herşeyi biliyor” dediğimiz richard’ın pek de birşey bilmediğini acı bir çekilde bugün gördük. “candidate” ın ne olduğunu bile bilmiyor.

    adada bir jacob var, bir nemesis. kayalıklardaki mağarada gördüğümüz tartının iki kefesi ve o kefelerdeki biri siyah biri beyaz taş onları temsil ediyor olmalı. nemesis öldürdüğü için jacob’ı temsil eden beyaz taşı alıp denize fırlattı. artık tek kutuplu bir adada yaşıyoruz. jacob ve nemesis’in adaya bir şekilde gelmiş ve bu güçler tarafından bir şekilde kullanılmaya başlanmış olduklarını, jacob’dan emin değilim ama nemesis’in adaya ölü olarak gelen bedenleri kullandığını düşünüyordum. ilana’nın nemesis’in locke bedeninde “stucked” olduğunu söylemesi de bu manaya geliyor olabilir. ya da belki de, bu iki güçten dominant olan tek bir beden kullanırken, diğeri adadaki ölü bedenleri kullanıyor olabilir.

    diyeceğim o ki, biz adayı sevdiğimiz ve jacob’ın bir yamuğunu görmediğimiz için onun iyi olduğunu düşündük. black smoke hali ürkünç olan nemesis ise bize haliyle kötü göründü. ama nerden biliyoruz? jacob insanların hayatlarını manipüle ederek adaya gelmelerini sağlayan biri, bir güç. nemesis ise insanları istemeyen, adada kendi başına takılmak isteyen ya da o ne demekse eve dönmek isteyen biri, bir güç. hangisi iyi oluyor burda? jacob’ın (nemesis’in tabiriyle waste) boşa harcadığı yaşamlar da pek masum görünmüyor. belki de ikisi de iyi değildir, kötü de değildirler. sadece yapmaları gerekeni yapıyorlardır.

    jacob adaya gelmesini sağlayacağı insanların isimlerini mağarasının duvarlarına yazmış. 4 locke, 8 reyes, 15 ford, 16 jarrah, 23 shephard, 42 kwon. bir sürü başka isim de vardı. ama bu 4-8-15-16-23-42 numarala sahip altılımız jacob’ın yerine geçebilecek insanlar. belki de jacob da evine dönmek istiyordu ve yerine geçecek birini ayarlamaya çalışıyordu. bir gün bu insanlardan birini seçip koltuğunu teklif edecekti heralde. boşuna aday belirlemedi.

    peki o çocuk kimdi? richard’ın göremediği ama sawyer’ın görebildiği, nemesis’in buna şaşırdığı. çocuğun “you can’t kill him” derken kastettiği kimdi? jacob mı richard mı? jacob’ı zaten öldürdü. cayır cayır yanan jacob’ın beyaz bir küle dönüştüğünü ve ilana’nın bu külden bir avuç aldığını gördük. ilerde ne işe yarayacağını da görürüz sanırım. belki. bişeyler yapacak ve white smoke çıkacak ortaya. çıkıçıkçık çıkıçıkçık..

    şimdi jacob öldü ve 6 tane jacob adayı var ya. bunlardan biri, sayid’in içinde büyüyen bir karanlık var. kontrol altına alamazlarsa kalbine ulaşacak ve ruhunu ele geçirecek. sonrası claire gibi. sadık bir nemesis hizmetkarı. o zaman elimizde 5 tane aday kalıyor. sawyer’ın ve diğer 4 ünün önünde 3 seçenek var. adaylıktan istifa etmek, jacob olmak ve adadan gitmek. alternatif-zaman çizelgesinde oceanic 815′in los angeles’a inebildiğini ve sonrasını görebildiğimize göre, adanın da o sırada deniz altında olduğunu hatırlayarak, kimsenin jacob olmadığını ve adanın terkedildiğini söyleyebiliriz. çıkarken adanın tıpasını çekip batırmış olabilirler.

    bir ihtimal daha var, o da 5 kişiden birinin jacob olması mı dersin? jacob olan kişi adada kalmış olsa, diğerleri adadan gitse. jack, locke, sawyer, hugo ve kwon çiftini alternatif-zaman çizelgesinde gördük. benim gönlümden richard’ın jacob olması geçiyor. bence haketti. benjamin’e de ölümsüzlük verir, ayak işlerini yaptırır. geri kalan da dünyaya döner. ama alternatif bi zamanda. jacobize olan richard nemesis’i tekrar zincir altına alır ve adada tek başına takılır. güç olarak yani. adada kalanlardan oluşacak others’ı ben yönetir. herkes dönecek diye bişey yok.

    o değil de, jacob hakkaten kötü olabilir mi? kötüden kastım, manipülasyoncu, insanları kullanan vs. bunlar onu kötü yapar mı? nemesis’in tarafına geçmek icap edebilir.

    bu hafta bölümün diyalogunu seçemedim. öyle süper bir ayar hatırlamıyorum. ama locke’un müstakbel karısı helen’a (helen aynı zamanda locke’un adaya düşmeden önce de görüştüğü, ama babasının yamuğu yüzünden evlilik teklifini kabul etmeyen kadın) shephard’ı neden aramadığını açıklayışı etkileyiciydi. bu arada, helen’ın “benim ailem ve senin babanı alıp vegasta evlenelim” teklifine bakarak locke ve düzenbaz babası hakiki sawyer’ın arasının iyi olduğunu da anlıyoruz. aha. şimdi aklıma geldi bu. e o zaman locke nasıl tekerlekli sandalyeye mahkum oldu? uçak düşmeden öncesini hatırlarsak babası locke’u 8. kattan itmiş, locke yere düşünce aslında ölmüş gibi bişi olmuş ama jacob’ın dokunmasıyla canlanmıştı. sonra da tekerlekli sandalye kullanmaya başladı. e şimdi babasıyla arası onu düğüne çağırabilecek kadar iyiyse, o zaman nasıl bu hale geldi. çünkü bu olaydan önce yürüyordu.

    lost 6×03 “what kate does”

    yeni sezona fırtına gibi bir giriş yaptığımız 1 ve 2. bölümlerin ardından daha sakin bir bölüm olan kate merkezi “what kate does” ile devam ettik. kate hakkındaki varolan bilgilerimize ve bu bölümde izlediklerimize dayanarak bölümün ismini “what kate does, çorumian wouldnt do” olarak değiştirmeyi teklif ediyorum. kabul edenler? kabul edilmiştir.

    BURADAN AŞAĞISINDA 6. SEZON 1-2. BÖLÜMLER HAKKINDA AZCIK, 3. BÖLÜM HAKKINDA EPEY SPOILER VARDIR. YOU AREN’T SUPPOSED TO READ!

    bölüm her ne kadar kate merkezli olsa da geçen hafta ölüp dirildiğine şahit olduğumuz sayid’in yeri de az buz değildi. sayid’in içine jacob mı girdi yoksa nemesis mi sorumun cevabını aldık gibi oldu. bir zamanlar fransız piliç danielle rousseau’nun kendi arkadaşlarını öldürme sebebi olarak söylediği “infected” olayının sayid’in başına geldiğini gördük. ama henüz ne olduğunu anlamadık. yani bu “infection” mikrobik mi virütik mi, antibiyotiklere duyarlı mı bilmiyoruz. ama en azından others’ın capon lideri dogen’ın kendi elleriyle hazırlayıp jack’e verdiği ve bunu sayid’e içirtmelisin dediği ilacın onu öldürmek için olmadığını biliyoruz. en azından ben öyle tahmin ediyorum. öldürmek istese böyle dolambaçlı bir yol tercih etmezdi sanki. zehir olduğunu söylediği bu ilaç atalarımızın itikat edersen iyileştirir dediği koca karı ilacı, hoca üflemesi tarzı şeylerden olmalı diyorum.

    kate’e diyecek hiçbişey bulamıyorum. baya bi düşündüm ama ona nasıl hakaret edeceğimi bilemedim. allahından bul kate. nebçim bencil bi kadınmışsın anlamadım ki. sanki sawyer’ı korumak ister gibi çıktı tapınaktan dışarı, sonra da dedi ki claire’i bulmama yardım edersin diye düşünmüştüm. black smoke’un kurbası olasın. sun’ı bulmam lazım, ajira uçağı nereye düştü söyle diyen jin’e yardım etmeyi bırakın, uçak düştü mü düşmedi mi bilmiyorum ben kendimi suda buldum bile demedi. ama jin orda kate’e gereken ayarı verdi ki bunu bölümün diyalogu olarak yazımın sonuna eklicem.

    jack’e diyecek bişey de yok. dogen gereken ayarı verdi ona da. sayid’in ve juliet’in jack yüzünden öldüğünü yüzüne vurdu. başka var mı jack’in kazmalığına kurban olan hatırlamıyorum. jack ilacı sayid’e içirtmesin, sayid tekrar ölsün, sonra dogen jack’e “lan ne pis adammışsın be” desin istiyorum.

    son sezonu olması nedeniyle ali abimin tabiriyle rayından çıkmış, benim tabirimle ray rizedeyse şu an edirne civarlarında olan lost’un belki de raya geri döndürülüyor ve sonuca bağlanıyor olmasından dolayı, belki de alakası yok, tanıdık yüzleri tekrar görmeye başladık. geçen hafta charlie’yi görmüştük. bu hafta “infected” olduğunu öğrendiğimiz claire’i ve ona adada doğum yaptıran ama sonra charlie tarafından öldürülen ethan’ı gördük. başkalarını da görecek gibiyiz sanki.

    sonuç olarak çok iyi bir bölüm değildi. yani iyiydi tabi de, artık çok iyi çıtamız çok yükseldiği içün. dikkatimi çeken bir ayrıntı ve bölümün diyaloguyla yazımı bitiriyorum.

    dizide züleyha isimli bir oyuncu var. hani ilana var ya. ajira’yla gelenlerden. hah işte onun adı zuleikha robinson..

    kate_ you think they care about you or about sun or about any of us?
    jin_ who do you care about, kate?
    kate_ good luck, jin.
    sac_ şıllık!

    teflon tencere neye iyi gelir?

    izlediğim film ve dizilerin aklıma gelenlerini veya uğraşmaya değeceklerini imdb listesi haline getirdim. ama puanlamaları bazen değiştiriyorum. yok be diyorum az vermişim bi yıldız daha ekleyim şuna. veya tersi. sürekli güncel tutmayı planlıyorum bunları. her izlediğimi eklicem. bi bakın bakalım.

    Sacid: başlık söylesene
    zü: tamam
    teflon tencere neye iyi gelir?
    Sacid: :D

    edit: clavicymbalum’un uyarmasıyla puanların görünmediğini farkettim. biriniz de söylemedi ya. hiç mi bakmadınız linklere. vay be. dost düşman belli oldu :p

    puanları görünen ama kategorisi olmayan tam liste şöyle

    avatar; görsel olarak tamam, peki gerisi?

    bundan bir sene fln önceydi sanırım, ilk fragmanını izledim avatarın. çok hoşuma gitti tabi. of dedim manyak bişey olacak. nihayetinde vizyona girdi, kıyamet koptu. film bilet satışında 26. sırada kalsa da gişe hasılatı rekorunu kırdı. golden globe ödülünü aldı, oscar için de ön plana çıktı. yapımına 14 yıl önce başlandı, şu kadar para harcandı gibi şeyler söylendi. yönetmen james cameron’ın diğer filmi titanic için de böyle şeyler söylenmişti sanırım. hiç de bi numarası olmayan film bisürü oscar aldı. avatar da alacaktır, eminim. avatarın da mı hiç bi numarası yok diye soruyor olmalısınız. durun anlatıcam. tabi böyle dediğime bakmayın. sanki ilk izleyen benmişim gibi konuşuyorum. havaya girmek için bunlar. yoksa izleyen izledi, en son ben izledim diyemiyorsam bu ali abimin sayesindedir.

    avatarı henüz izleyebildim ama izlemeden hakkında milyon şey okudum dinledim izledim. yok kurandan esinlenilmiş, yok pandora gezegenini daha önce bilmemkim çizmiş vs. filmin sonunu bile duydum. gerçi böyle bir filmin sonu az çok tahmin edilebilir.

    avatar görsel olarak mükemmel bir film dersem abartmış olmam. 3d gözlükleriyle kocaman sinema perdelerinde izlensin diye yapılmış sanki. 3d izleneceği düşünülerek tasarlanmış gibi pandoranın ormanlarındaki sahneler. tüm sahneler derinlikli, rengarenk. böylesi bir görsel efekt başarısının yanında işin bir de bunların hayal edilebilmesi boyutu var. bir gezegen hayal edeceksiniz, bu gezegende na’vi isimli bir canlı türünün yaşadığını ve nasıl yaşadıklarını düşüneceksiniz. ortamlarını çizeceksiniz, dillerini oluşturacaksınız, hayvanlarını yaratacaksınız. neyse daha fazla ayrıntıya girmeyim, ali abime spoiler olmasın :) diyeceğim o ki, film görsel manada mükemmel. özellikle insan & na’vi savaşı hoşuma gitti. evet savaşıyolar. bu spoiler değil, bilinen bişey :)

    162 dakika süren filmin ilk 100-120 dakikasında pandoradaki insan varlığının akademik yönünün avatar isimli çalışmasını, idari yönünün lakayıtlığını ve askeri yönünün ise vesayetini kurma çabalarını izliyoruz. askeri vesayet pandorada da hüküm sürüyor. bilindiği üzere insanoğlu na’vilerin yaşam merkezlerinin hemen altında yatan bilmemne madenlerine göz dikiyor, karaktersiz sivil idare askeri vesayetin baskısıyla güç kullanmayı seçiyor. filmin geri kalanında insanoğlunun yıkıcılığını ve na’vioğlunun mücadelesini izliyoruz. giriş, gelişme, sonuç..

    film barutu icat edene beddua etiriyor, insanoğlunun nasıl en tehlikeli canlı olduğunu gösteriyor. işin içine biraz ırkçılık da giriyor. bir tutam din düşmanlığı da var diyebiliriz, detay vermiyorum. böyle bir dünyanın hayal edilebilmesi hayranlık uyandırsa da film kurgu ve senaryo bakımından çok da iyi durmuyor. tahmin edilebilirlik üst düzey, şaşırtıcı çok birşey yok. şahsen şaşırdığım ve “vaaaay” dediğim tek bir sahne hatırlıyorum şu an. oyunculuk filmin en zayıf halkası olabilir. bi kere filmin insan sahneleri çok çok basit. zaten öyle oyunculuk fışkırtmaya müsait bir senaryo da olmayınca basit kalmışlar. na’vi sahneleri daha iyi. zaten bir na’vinin mimiklerinin nasıl olması gerektiğini fln bilecek değiliz. hayal eden onlar, demek böyleymiş der izleriz. yalnız na’vilerin ingilizce konuşmaları bana biraz garip geldi. tamam insan öğretmiş ingilizceyi onlara ama yine de garipti. isterdim ki sadece kendi dillerini konuşsunlar. bir de öpüşmesinler be. na’vileri bile öpüştürmüşler, hem de ağızlarından :D

    avatar filminin 9 oscar adaylığı var. en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi sanat yönetimi, en iyi sinematografi, en iyi düzenleme, en iyi görsel efekt, müzik, ses, ses düzenleme. en iyi film ödülünü hakettiğinden kuşkuluyum. matrix de hayal gücü harikasıydı, peki oscar aldı mı? hayır. hem matrixde oyunculuk da vardı, kesinlikle hakediyordu. o yüzden en iyi film ödülünü alırsa haketmiyordu derim. en iyi yönetmen ve diğer ödüller için bişey diyemem. onları versinler.

    spor futbol değildir

    odama digiturk alıp paso eurosport izlemeye başlayalı beri sporun türkiyede ne kadar az sevildiğini daha iyi anladım. dış memleketlerde o kadar çeşitli spor dallarında o kadar çok turnuva vs düzenleniyorki bazen yuh artık bunun da mı dünya şampiyonasını yapıyosunuz diyorum. domino şampiyonası gördüm geçen. ciddi ciddi düzenek yapmışlar, tv yayınları profesyonelce. daha önce ismini duymadığım, nasıl oynandığı hakkında hiçbir fikir sahibi olmadığım acaip sporlar keşfediyorum hergün. bowls diye bişey gördüm geçen. bizim misket gibi. kendi topunu yakşalık 25 metre ilerdeki sarı topa en yakın atan kazanıyor. çok basit şeyler, maliyeti fln da yok. ve bir sürü de seyircisi vardı. türkiyede oturup bowls maçı izleyecek çok fazla insan çıkmaz gibime geliyor. bu ne ya diyeceklerdir.

    demin jay leno sordu konuğuna, kime karşı mücadele edeceksiniz olimpiyalarda diye. kış olimpiyatlarını kastediyor. kanadaya dedim adam. sonra da nedenini açıkladı. curling kanadada çok seviliyor. 1 milyon lisanslı curling oyuncuları var. dünyadaki toplam lisanslı curling oyuncusu sayısı 1,1 milyon.

    türkiyedeki dominant spor futboldur, basketbol ve voleybol da ilgi görüyor olsa da maçlar boş veya çok az dolu tribünlere oynanır. ne atletizm var, ne yüzme, ne tenis. böyle küçük sporları geçtim, asıl olması gerekenlerin bile ne yapanı ve ne izleyeni. diyeceksiniz ki güreş yok mu? bi tek o var zaten. ama ben vurdulu kırdılı kaldırmalı yıkmalı şeyleri spordan saymıyorum. hele boks a spor demiyolar mı?

    bir gün piyangoyu tutturursam (tabi bunun için önce bilet almam gerekecek) içinde bu tür sporların/oyunların yapılabileceği, insanların girip zaman geçirebileceği bir tesis yapıcam. hani vince, terry ve sue’nün boş zamanlarında gittikleri leisure centre’ları var ya. onun gibi. vince, terry, sue kim mi? lise hazırlık kitaplarımızdaki karakterler, kim olacak başka.