ayemdibi takip listesi

arada bir imdb’ye girer, sevdiğim yönetmen ve oyuncuların isimlerini arar, yeni filmleri var mı diye bakarım. hangi yönetmeni takip edersin, sevdiğin oyuncular kimler diye sorulsa anında aklıma gelebilecek isimler var. ama çoğunu o an hatırlamıyorum. dolayısıyla çoğunu imdb’den film bakarken de hatırlamıyorum. diye kendime bir liste yaptım. sevdiğim yönetmenler, aktörler ve aktrisler. unuttuklarım vardır tabi. henüz keşfetmediklerim de vardır. varsa öneriniz alıyım.

yönetmenler

alejandro amenabar / alejandro gomez monteverde / alejandro gonzalez inarritu (alejandro isminin söylenişinin hastasıyım) / andrei zvyagintsev / christopher nolan / dagur kari / darren aronofsky / david fincher / ethan coen / guillermo arriaga / guy ritchie / hayao miyazaki / kar wai wong / majid majidi / martin scorcese / pedro almodovar / quentin tarantino / spike lee / steven soderbergh / tim burton / woody allen

aktörler

al pacino / benicio del toro / brad pitt / casey affleck / christian bale / clint eastwood / edward norton / ethan hawke / gael garcia bernal / george clooney / james mcavoy / javier bardem / jeff bridges / jim carrey / john malkovich / johnny depp / jude law / kevin spacey / larry david / leonardo dicaprio / mickey rourke / philip seymour hoffman / ralph fiennes / robert de niro / robert downey jr. / sean penn / steve buscemi

aktrisler

angelina jolie / anne hattaway / cate blanchett / charlize theron / diane kruger / drew barrymore / gwyneth paltrow / jodie foster / kate winslet / keira knightley / marisa tomei / mary-louise parker / michelle pfeiffer / naomi watts / natalie portman / penelope cruz / scarlett johansson

aslında bu isimleri takip edip yeni bir filmleri çıktığında haber verecek bi sistem olsa tadından yenmezdi

çok yoğunum, boş günüm yok

kışın şeklinde tanımlayabileceğim ve içerisine eylül-mayıs arasını alan zaman dönemindeki yurtdışı kaynaklı dizi yoğunluğu nedeniyle kitap okuma ve film izleme aktivitelerinde düşüş yaşıyordum. şikayetçiydim bundan. aldığım kitaplar raflarda kalmış, indirdiğim filmler toz tutmuştu. şu diziler bi bitse diyordum. diziler bitti, bu sefer de spor organizasyonları başladı. eurosport saolsun, bisiklet turlarının hastası oldum. bir yandan spor olarak takip ediyor, bir yandan “avrupa ne kadar güzel bir memleket yaa” diye söylene söylene belgesel modunda izliyorum. dünya kupası da vardı bu ara malum. arada tenis turnuvaları da oluyor. bugün wimbledon’ı bitirdik de biraz boşaldı ajandam şükür. ama 3 hafta sürecek fransa bisiklet turu yine film izlememe engel olacak gibi. neyse ki bu arada bir kitap okudum.

dın dın dın, duyrulur

hani uzun süreli elektrik kesintileri uzun soluklu muhabbetlere yol açar ya. bence arada bir uzun süreli elektrik kesintisi yapılsın. ama haberli tabi. denilsin ki belediye hoparlörlerinden, “bu akşam saat 21 itibariyle şalterler indirilecektir. o saate kadar yemeğinizi yiyin, çayınızı hazırlayın, konuşma konularınızı belirleyin. doğaçlama yapmak, muhabbeti oluruna bırakmak serbesttir. elektrik kesintisi sırasında son 10 yılda icadedilmiş ışık kaynağı kullanmak yasaktır. zabıta memurları rastgele seçilmiş evleri ziyaret ederek ne tür ışık kaynağı kullanıldığına bakacak ve uygun olmayan durumlarla karşılaştıklarında cezai işlem uygulayacaktırlar. hadi iyi muhabbetler. belediye başkanı”

bu arada, siz lux bilir misiniz?

survivor gelincikler tavşanlar

belgesel izlerken hepimiz bir aslan tarafından yakalanıp boğazlanan geyik için üzülmüşüzdür. ya da bir yılan tarafından hunharca yutulan tavşan için. insana nedense ayıp gibi geliyor bazı hayvanların avlanma şekilleri. yuh diyesi geliyor izleyenin, yuh abi ya böyle mi avlanılır. yok mu bunun düzgün bi yolu, prosedürü. nerde devlet, nerde ormanın kralı, diye devam edesi.

ben de akşam ntvde “hayat” isimli ezel’in dayısı tuncel kurtiz seslendirmeli belgeseli izlerken gelincik tarafından öldürülen tavşan için üzüldüm böyle. gerçi gelincik tavşanı hunharca öldürmedi. kovaladı kovaladı, yordu. yorulan tavşan yavaşlayınca gelincik yanacına gelip üstüne atladı. ensesinden ısırdığında tavşan için kurtuluş kalmadı. etrafta koloninin diğer tavşanları vardı. oturdular izlediler. bi tanesi yardım ediyim, taş atıyım fln demedi. milli birlik ve beraberlik sıfırdı anlayacağınız. yalnız benim üzüldüğüm bunlar değildi. benim üzüldüğüm iki dakika önce başka bir türdaşıyla nasıl oynadığı, hoplayıp zıpladığı gösterilen gelinciğin öldürebilmesiydi. yakıştıramadım bunu gelinciğe. sen ki böyle tatlı bişeysin, hoplayıp zıplayarak oyun oynuyosun, boyun da küçücük, nasıl kendinden birkaç kat büyük tavşana musallat oluyosun dedim. yok mu bunun başka bi yolu. ot mot yesen olmuyor mu abicim. yazık yaa !!!111bir

watership tepesi isimli maykımıl kitabı okuyalı beri tavşanlar konusunda daha bi hassasım. adamların nasıl yaşadığını, kolonilerini ne emeklerle oluşturup koruduklarını öğrenince böyle şeyler zoruma gidiyor :p

ama bu işin biraz şakası tabi. öldürecek. doğanın kanunu dediğimiz olay var çünkü. öldürmezse aç kalır. aç kalırsa ölür. gelincikler ölürse bundan diğer hayvanlar da etkilenir. belki tavşan sayısı çok fazla artar, ot bırakmazlar dünyada. marul kalmaz, havuç suyu yapamayız. gibi.

bunu söyleyince aklıma yine bir belgesel geldi. bu konu hakkında bir blog yazmıştım. kuraklık oluyor afrikada, kaplanların yaşadığı bölgede. kuraklık olunca etrafta hayvan da kalmıyor tabi. herkes suyun olduğu yere gidiyor. kaplanlar da bir süre bakındıktan sonra gitmeye karar veriyorlar. ama bu arada aç kaldıkları için gün geçtikçe zayıflıyorlar, kaburgaları görünür hale geliyor. günlerce yürüyorlar kavurucu sıcak altında. sürünün bazı kaplanları yollarını kaybediyor, onların durumu daha acı. nihayet çoğunluğu suyu ve suyun etrafındaki hayvanları bulup hayatta kalıyor ama bir tanesi ölüyor.

o yüzden öldürmeliler. hem de hunharca öldürmeliler bak. çünkü ortam vahşi. çünkü ellerinde bu işi daha acısız, daha çaktırmadan yapabilecekleri aletler yok. illa ki üstlerine atlamalı, boğazlarını sıkmalılar. hem öldürmek hunharca bişeydir zaten, öyle olsa ne böyle olsa ne.

o değil de, haftasonu bi mangala gitsek..

filo, gazze ve israil hakkında..

gemide, baskın sırasında ve  baskından sonra yapılan mitinglerde ve cenaze törenlerinde dünyaya verilen görüntülerin çok iyi olmadığını, olayın yeterince evrenselleştirilemediğini düşünmekle beraber ihh önderliğindeki filonun asıl amacının “ama”sız desteklenmesi gerektiği düşüncesindeyim. israil’in gazzeye abluka uyguladığı, abluka nedeniyle gazze’ye çok sınırlı sayıda malzemenin giriş yapabildiğini ve israil’in uzlaşmaya asla niyeti olmayan duruşunu düşününce, “niye izin almadan gittiler”, “belli değil miydi böyle olacağı”, “yardım edelim derken başkalarının ölmesine neden oldular”, “ülkeler arasında gerginliğe yol açtılar” denmesini kesinlikle yanlış buluyorum.

böyle diyen insanlara “o zaman ne yapılmalıydı” diye soruyorum. ihh başkanı israil konsolosluğuna gerekli başvuruların yapıldığını ama cevap alınamadığını söyledi. israil izin vermeyecekti yani. o zaman ne yapılacaktı? vazgeçilseydi, “olmuyor işte izin vermiyolar ne yapalım” denseydi, gazze’ye kim nasıl ne zaman fayda sağlayacaktı? israil’in insafı mı beklenecekti?

zaten olay yardım fln değildi, olay israil ablukasını kırabilmekti. aman savaş çıkmasın diye devlet bazında cesaret edilemeyecek birşeye bir grup insanın cesaret edebilmesiydi olay. biliyorlardı tabi ki başlarına çok kötü şeyler gelebileceğini. ki duyduğuma göre çoğu katılımcı gitmeden önce sesli veya yazılı olarak vasiyetini yazdırmıştı. gazze israil’in insafını beklemesin diye kendini feda etmeyi göze alan insanlardı bunlar. aman bana bişey olmasın diyip geri çekilmediler israil askerleri helikopterlerden güverteye indirildiğinde tabak alıp fırlattılar, ellerinde sopa askerlerin üstüne koştular. biliyorlardı tabi ki birazdan göğüslerine bir kurşun girebileceğini, bir daha ailelerine hiç dönemeyebileceklerini. ben ölmezsem, sen ölmezsen, nasıl dize gelir israil diye düşündüler ve kendilerini feda etmeyi göze aldılar. “gazze’de hergün onlarcası öldürülürken bir ben ölmüşüm bu uğurda bişey mi” diye düşündüler. bu çok “yüce” bir duygudur ve asla “ama”larla bulandırılmamalıdır.

oturup düşünmeli herkes, kendisini helikopterden sallanan iple güverteye inen tam donanımlı bir askere tabak fırlatırken ve muhtemel bir kurşuna hedef haline gelirken düşünmeli. nasıl hisseder o an insan? bu herkesin gösterebileceği bir cesaret değildir. şahsen söyleyim, yapamazdım. fikir üretmeye gelince elimden geleni yaparım ama böyle birşeye cesaret edemezdim. çoğumuz da edemeyiz sanırım.

başta dediğim gibi, olayın dünyaya yansıtılış şeklinde hatalar yapılmış olabilir, direniş yönteminde yanlışlıklar olabilir, 600 küsür insan içinde farklı niyetler besleyen insanlar bulunmuş olabilir, filo asıl amacı daha büyük bir karışıklığa neden olmak ve aradan nemalanmak isteyen odaklar tarafından yönlendirilmiş olabilir.  dahası, filistin’in yönetimi ve savunmasında görev alan insanlar arasında da farklı niyetler besleyenler ve çatışmanın devamını isteyenler olabilir. olabilir de olabilir. ama bunların hiç önemi yok. filonun yapmakta olduğu şey kesinlikle iyiydi ve katılımcıların cesaretleri çok yüceydi. onlar sayesinde mısır bir seçim yapmak zorunda kaldı ve muhtemelen “hiç istemediği halde” refah sınır kapısını açmak zorunda kaldı. bu yaşananlar unutturulmazsa da “geçici” olduğu söylenen bu durum “sürekli” kalabilecektir. çünkü mısır israil değildir, mısır’ın tatmin etmesi gereken bir kamuoyu vardır ve bunun için birşeyler yapmak zorunda kalacaktır. yoksa durduramazlar kalabalıkları.

bu arada, şunu da söylemek lazım tabiki. israil yönetimi hamas’ın hiçbir işe yaramayan roket saldırılarını bahane edip sınır kapılarını kapatıyor ve denizden abluka uyguluyorsa roket saldırılarını devam ettirmemek gerekir. hiçbir faydası yoktur çünkü filistin halkına, dahası zararı vardır. direniş elbette olacak, mücadele elbette devam edecek ama israil’e bahane verecek yöntemlerden kaçınılması gerektiğini düşünüyorum.

lost final üzerine “içeriden” birinin açıklamaları

doğruluğundan emin olamadığımız “yapım ekibinden biri” açıklamalarına bir tane daha eklendi. bu sefer lost’un yapım şirketi bad robot’tan birine ait olduğu iddia edilen uzun bir açıklama imdb sitesine gönderilmiş. uzun olduğu için tamamen çevirmek ve bloga aktarmak ölüm. yalnız özetle şöyle birşeyler demiş.

öncelikle adada olan herşey gerçekmiş. jacob’dan önce üvey annesi, jack’ten sonra hurley adayı korumuş. hurley’den sonra da adayı koruyan olacakmış. üvey anneden önce de olmuş. yalnız bunlardan hiçbiri black smoke ile uğraşmak durumunda kalmamış. öncekiler ve sonrakiler “ışığı” insanlardan korumuş. gerçi black smoke’un olmaması olayı benim için biraz anlamsızlaştırıyor. o zaman “iyi” mücadelesini üvey anne verirken “kötü” mücadelesini kim veriyordu?

açıklamaya göre dharma’yı da jacob getirmiş adaya. black smoke’a dönüşen kardeşini üvey annesi onları öyle yaptığından öldüremeyeceği için kendisi yerine öldürebilecek birilerini getirmiş sürekli. ama black smoke jacob’ın kulübesini ele geçirerek uzuuun süreler boyunca ada sakinlerini keklemiş. onlara hep kötü şeyler yaptırmış. ben’e dharma’yı öldürtmüş. sonra da others’ı lostie’lerin üstüne salmış. jacob bu arada nerdeymiş, niye kardeşinin kendisinin koltuğuna oturduğunu farketmemiş, bunlar cevapsız tabi. biraz da senaryo icabı. olur böyle şeyler.

bunlara göre kader&bilim temasında ilerleyen olaylar gelişmiş ve adadaki mücadeleyi “iyi” kazanmış. fsw dünyasındakileri ise şöyle açıklamış “yapım ekibinden biri”. hayal ettikleri “yaşam” kurgusuna göre kilisede bir araya gelerek “devam eden” insanlar birbirlerine bağlıymış. ruh ikizi gibi diyor ama tam olarak değil. bu insanların kaderleri birlikte yazılmış diyim. öldükten sonra da “devam edebilmek” için bağlı olduğu herkesin ölmesini bekliyorlar anladığım kadarıyla. sonra hepsi birbirini buluyor ve hatırlamaya başlıyorlar. herkes hatırladığında “devam edebiliyorlar”. devam etme olayını izleyiciye bırakmışlar sanırım. ister cennete gidiyorlar dersiniz, ister hesap vermeye gidiyorlar dersiniz, ister reenkarne olup başka bir bedende doğacaklar dersiniz. bu olayı hinduizmden aldılar gibi bişey demiş açıklamayı yapan kişi.

bazı kişilerin kilisede olmamasına o kişilerin 815çilerle bağlı olmadığı gibi bir açıklama getiriyorlar. misal ben, o adaya birlikte geldiği insanlarla bağlı, hatta richardla belki. daniel faraday, charlotte. onlar da farklı gruplarla kader birliğindeler ve devam etmek için onlarla buluşmak zorundalar.  michael’ın kilisede olmaması için de şöyle bişey demişler. bu insanlar adada bir teste, sınava tabi tutuluyorlar ve sınavı geçemeyenler adayı terkedemiyor, ruhları adada sıkışıyor. o yüzden ruh ikizleri ile buluşup devam edemiyorlar.

özet olarak böyle bir açıklama getirmiş “yapım ekibinden biri” tam olarak anlayamadığımız, teori kurmakta zorlandığımız final için. şahsen açıklamakta zorlandığım ve bu yüzden sevemediğim yer fsw konusuydu. böyle bir kurgu fsw yi tam olarak açıklayamıyorum benim için, ama yine de kabul edilebilir buldum.

yazının tamamını şuradan okuyabilirsiniz..

l o s t

bundan 5 yıl önceydi. internetten yurtdışı kaynaklı dizi indirip takip etme olayı henüz yeniydi, ya da henüz benim için başlamamıştı. ekşi sözlükte her gün “lost” isimli bir diziden bahsettiklerini görür, okurdum. ben de izlesem diye düşünürdüm ama düşünmekle kalırdım nedense. oysa benim de adsl’m vardı. gerçi o zamanlar ne “link” bulmak bu kadar kolaydı ne de ben bu kadar iyi “link” buluyordum. sonra muhammed ilk iki sezonun yazılı olduğu 5 adet dvd gönderdi 400 küsür kilometre öteden. “neye” sahip olduğunu kavrayamayan ben yanlış hatırlamıyorsam bir kaç ay beklettim ilk iki sezonu. sonra, yazın sonuna doğruydu sanırım, izlemeye başladım ve 2-3 hafta içinde bitirdim. günde 2, bazen 3 bölüm. o zaman bir pınar batum yoktu tabi, dr, jivago fln da yoktu hatta sanırım. lost’un 4 atlısı vardı. çok iyi altyazılar yapamamış olmalılar ki görüntü-altyazı sekronu sağlıcam diye göbeğim çatlardı. deli olurdum.

ilk iki sezonu bitirdikten çok uzun süre sonra değil, üçüncü sezon başladı. üçüncü sezondan itibaren günü gününe takip ettim diziyi. tabi başlarda etrafımda izleyen çok kişi yoktu. diziyi bana gönderen muhammed ve onla ortak arkadaşımız erkan vardı sadece lost konulu sohbet edebileceğim. ama sohbet fırsatı çok olmuyordu onlarla da. saadet zincirimi genişletmem gerektiğini düşündüm. hem böyle güzel bir diziyi başkaları da izlemeli, bu heyecanı herkes yaşamalıydı. bir çok arkadaşımın lost izlemesine önayak oldum. dvd göndererek veya başının etini yiyerek. şu an kayıp olan o “ilk” lost dvdlerimi kaç kez kopyaladım bilmiyorum.

zamanla kendini dizinin heyecanına kaptıran arkadaşlarımın sayısı arttı ve daha çok lost sohbeti yapabildim. her yeni bölümü izledikten sonra ekşi sözlüğe yazılan kimi komik, kimi düşündürücü teorileri okudum, lostpedia sitesinden bölüm incelemelerini inceledim. 5. sezonla birlikte ise bu “okuma ve incelemeler”den öğrendiklerimi blog yapmaya başladım.

ve işte dün, 4 senedir yakından takipçisi olduğum lost bitti. son bölüm incelememi yazıp gönderdim. her zamanki gibi ekşi sözlüğe yazılanları okumak istedim ve yüzlerce yeni entry vardı ama okuyamadım. çok sinirlilerdi! lostpedia’ya baktım ama bölüm incelemesi çok çok yetersizdi. ya henüz erken, ya da onlar da finalden nefret etti diye düşündüm. ardından da akşam boyunca birden fazla kişinin geçtiğimiz birkaç yılı zaman kaybı olarak görmesine engel olmaya çalıştım. çünkü değildi.

finali şöyle düşünmek lazım diye düşünüyorum. 1 adada ve dünyada olanlar, 2 fsw dünyası dediğimiz, 6. sezon 1. bölümden beri izlemekte olduğumuz yan hikayede olanlar. 6 sezondur izlediğimiz, adada ve dünyada olanlar gerçekti. adada ışık vardı ki aynı ışık bölüm finalinde kilisenin kapısı açıldığında da vardı. ışığın kaynağına dair bir ipucu veriyor bu. ışık nedeniyle adada olağanüstü şeyler yaşanıyordu ama bunlar gerçekti. gerçekti ki ada dışına çıkıp gelebiliyolardı veya ada dışından ziyaretçiler olabiliyordu. bu asıl hikaye dizinin asıl merak ve heyecan deposuydu ki bizi diziye bu kadar ilgili tutan da buydu.

yan hikaye olan fsw dünyası (bilmiyorum başından beri düşünülmekte miydi yoksa mutlu bir son yapalım, duygusallık olsun, mesaj verelim tarzı düşüncelerle mi kurgulandı) bir sezon sürdü. 17 bölüm yani. hidrojen bombası patladı da böyle oldu diye düşündük, black smoke adadan ayrılmakta başarılı olacak ve o yüzden fsw dünyası oluşacak diye düşündük. tamam bunu ben düşündüm :) iyi keklediler yani. ama nihayetinde fsw dünyasının gerçek olmadığını, o kilisede gördüğümüz herkes öldükten sonra toplaşıp ışığa yürüdükleri bir yer olduğunu öğrendik.

bi kere, öldükten sonra neler olduğunu nasıl kurgularsanız kurgulayın, illa ki saçma gelecektir. öldükten sonrasını kurgulamış bir sürü film, dizi var. hangisi için işte bu dedik ki. işte bu, böyle oluyor olmalı ölünce. var mı bir örnek? işte bu yüzden bu olay da saçma geldi hepimize. ama neyseki bunu sadece 1 bölüm yaşadık. önceki 16 bölüm boyunca hiç hissettirmediler.

fsw dünyasının hiç olmadığını varsayalım. dizinin iyi-kötü bir sona bağlandığını söyleyebiliriz. desmond ışığı söndürdü. jack güçlerini kaybeden locke’u öldürdü. görevi hurley’e devredip mağaraya indi, desmond’ı kurtardı, ışığı yaktı. hurley birinci adam, benjamin ikinci adam olarak göreve devam etti. adadan kaçmak ve canını kurtarmak isteyenler kaçtı, jack gözlerini kapatmadan önce bunu görüp öte tarafa mutlu gitti. benim teorime göre mağaradaki iskeletler de bu sürecin daha önce yaşandığını gösterdi. bu bir sondur ve süreç tekrar başlamıştır. bu durumda dizinin asıl hikayesi kötü bitti daha doğrusu bitmedi diyebilir miyiz? bence hayır.

fsw dünyası bana biraz holivud tarzı geldi. tadında eksiklik hissedilen ama neyin eksik olduğu bilinemeyen bir yemek gibi, birşeyler eksik geldi bana fsw ile ilgili. başından sonuna kadar. bunlar final ve biz finali sezon boyunca izleyeceğiz diye düşünmüştüm ama beklediğim bu değildi tabi. ışığa yürütme kurgusu benim sevdiğim bir kurgu değildir, böyle yapımlardan uzak dururum. son bölüme değil de son sezona yayılmış bir durum olsaydı losttan da soğuyabilirdim. ama sadece 1 bölüme has bir durum olduğu ve asıl değil yan hikaye olduğu için çok zoruma gitmedi. sadece dizi bittiğinde waovv diyemedim, o eksik kaldı.

finali kötü bağladıklarını düşünmediğim gibi lost için harcadığım zamanın kayıp olduğunu da düşünmüyorum. dizinin çoğunluğunda büyük heyecan yaşadım. her yeni bölümü indirmek ve izlemek için acele ettim. sonrasında hakkında konuşmak için klavyeler eskittim :p bu arada bir sürü de şey öğrendim. mısır tanrılarıymış, yunan tanrılarıymış, felsefecilermiş, vs. lost sayesinde birkaç tane çok iyi kitap öğrendim ve okudum.

dizinin tamamını düşündüğümde en sevdiğim sahne olarak aklıma jacob ve black smoke haline gelmiş kardeşinin sahilde oturup konuştukları sahne geliyor. ufukta bir gemi görünüyor hani. niye getiriyosun onları diyor black smoke, yakarlar yıkarlar, hep aynı biter. sadece bir kez biter diyor jacob, öncesi süreçtir.

finalin de böyle bişey olmasını beklerdim ben. böyle iki bilge şahıs bir yerde otursunlar, tam olarak ne demek istediklerini anlamadığımız şeyler söylesinler. biz de onu yorumlayalım. lost’un bu yanı çok hoşuma gitmişti. çoğu kişinin diziye gıcık olmasına neden olan yanı yani. iyi-kötü mücadelesi, insanın içindeki iyilik-kötülük, seçimler, zaman atlamaları vs. şimdi lost’un geçmişini anlatacak ve tam olarak yukarıda yazdıklarımı içerecek bir hikaye bekliyorum. yeni bir dizi.

bu arada unutmuşum, şimdi hatırladım. zü’ye anlatmıştım bunu, bloga da yazıyım diyordum. bilenler bilir, battlestar galactica diye bir dizi vardı. dizinin hikayesinde insanlar bir robotun mikroişlemcisine bir insanın anılarını ve zekasını naklediyordu. yapay zeka ile kuşanan robotlar zamanla gelişiyor gelişiyor, insan formuna kavuşuyor ve kendileri gibi tek tanrıya değil çok tanrıya inanan insanlara karşı savaş açıyordu. uzayda yaşayıp arada bir dünya şartlarına sahip gezegenler bulan ve asıl amacı yaşadığımız dünyayı bulmak olan insanların hava kuvvetlerinde starbuck isimli bir hanım vardı. starbuck yanlış hatırlamıyorsam 3. sezonda yine dünyayı ararken bir robotun peşinden gitti ve geri gelmedi. öldü mü ne oldu denilirken, birden ortaya çıktı. ölmedim dedi, tekrar insanlarla birlikte mücadele etti ve insanların dünyayı bulmasını sağladı. bu arada önce starbuck’ın cesedi bulundu, sonra ise melek gibi bişey olduğu anlaşıldı. ki sadece starbuck da değildi olay. dizinin başat karakterlerinden gaius baltar da peygamberimsi bişey çıkmıştı. ama kimse zaman kaybı demedi, kandırıldık duygusuna kapılmadı. dizinin hikayesi kendi içerisinde çok tutarlıydı. hem olay sadece bu hikayeden de ibaret değildi. uzaydaki insan kolonisinin demokrasiyle imtihanı vardı mesela, askeri vesayet, sivil haklar gibi konular hatta :)

şimdi caprica var. battlestar galactica hikayesinin başlangıçından 50 yıl öncesine dönüyor ve insanların robotları nasıl yapayzekalandırdığını anlatıyor. işte lost’tan beklediğim böyle bişey.

not: bişey daha unutmuşum. 2 sezondur yazmakta olduğum bölüm incelemelerini okuyan ve yorumlarını bırakanlara teşekkür ederim. beni siz varettiniz :p lost sonrası yazılarımda da yorumlarınızı beklerim ;)

lost 6×17 “the end”

bitti.

SPOILER

SPOILER

SPOILER

SPOILER

duygusal ve romantik (o ne demekse) öğesi bol bir bölümle veda ettik lost’a. bir süredir desmond vesilesiyle adadaki günlerini hatırlayan ada sakini sayısı bugün tavan yaptı. birçoğunun hatırlayışına tanık olduk, bazıları eksik kaldı. penny’nin desmond’ı nasıl hatırladığını görmedik mesela. ki bence eksik kaldı burası. penny-desmond aşkı dizinin en büyük aşkıydı çünkü. jack’in bir türlü tam olarak hatırlayamaması yüzünden çok zaman kaybettik. o yüzden sanırım bazı şeyleri atlamak zorunda kalmış olabilirler :)

hikayenin bugün bir yere bağlanmasını bekliyorduk. senaryonun fantastikliği 6. sezon itibariyle giderek yükselmişti ve bu yüzden birçok izleyici özellikle son birkaç bölümdür sinir püskürtüyordu. yine fantastik bir açıklamamsı ile son buldu dizi. yıllardır sorduğumuz onyüzbinmilyon soruyu bir kenara bırakıp yeni sorular sorduk yine. ki ben bu yönünü seviyorum lost’un. ışık cevabını da almayabilirdik hiç. ışık dizinin yaratıcılarının hayalgücünün ürünüydü. ben kısmen garipsedim adanın olayının ışık olmasını. ışık ne diye düşündüm, kim koydu onu oraya, onları bilmeden olmaz. semboliktir ışık dedim, ışıkla motive ediliyor insanlar adayı korumaya. öyle çıkmadı. hala ışığın bir yaratıcısı olduğunu (lost’u yaradılış teorisiyle açıklamak), bu oyunu kuran bir güç olması gerektiğini düşünüyor olsam da ışığın kapatılıp açılabildiğini gördük bugün.

desmond’ın “ne işe” yarayacağını bir türlü anlayamamıştık ki bu zaten fantastik bir şeydi. anlayamamamız normaldi yani. yeni jacob olan jack ile black smoke içerikli locke desmond üzerine bir kumar oynadılar. jack hiçbir vizyonu olmadığı halde desmond’ı ışığın içine gönderdiğinde black smoke’un yok olacağını, öleceğini düşündü. dediğim gibi, çok desteksiz bir atıştı bu. locke daha bilinçliydi tabi. jack’in plansız planının tutmasından korktuğunu gördüğümüz locke ise desmond ışığın içine girdiğinde adanın yok olacağını düşünüyordu. tam olarak nasıl olacağını bilmiyor olsa da.

sonuçta locke haklı çıktı. desmond’ın iple indiği mağarada ışığın kaynağı olan bir su havuzu vardı ki derenin suyu buraya akıyordu. bu dere jacob’ın jack’e içirdiği suyun deresiydi. aynı derenin suyundan jack de hurley’e içirdi. desmond bu su havuzuna girerek havuzun ortasındaki taşı kaldırdı. tıpası kalkınca havuzun içindeki su boşalmakla kalmadı, derenin suyu da kesildi. aynı zaman da ışık da söndü ve bu sefer kırmızı bir ışık gelmeye başladı. yanında dumanla. sonra ada ardarda şiddetli sarsıntılarla sallanmaya ve dökülmeye başladı.

ışık söndüğünde adadaki tüm fantastik olaylar sona erdi. bunu ilk olarak jack’in taşlı yumruğu locke’un ağzını burnunu kırdığında farkettik. locke black smoke özelliğini kaybetmiş ve normal bir insan olarak kalmıştı. yaşlanmayan richard da anında beyaz tel sahibi oldu. saçları kırlaştı adamın iki dakikada. demekki dedik burda, demekki adanın iyileştirme gücü, adanın zaman sıçramaları, black smoke’un gücünün kaynağı, belki ölülerin hayaletlerinin gezinmesi ve daha başka fantastik olayların hepsinin nedeni ışıktı.

jack locke’u öldürüp (gerçi jack öldürmedi dimi, kate öldürdü) mağaraya inip desmond’ı yukarı yollayıp tıpa görevi gören taşı havuzun ortasındaki deliğe geri koyduğunda derenin suyu akmaya başladı ve parlak ışık ortama hakim oldu.

bi dk öncesini unuttuk. jack mağaradan çıkışının olmadığını düşünerek görevi hurley’e devretti ki burası üney annenin görevi jacob’a devrettiği sahneye benziyordu. seçim şansı olmayan bir aday, aceleye gelmiş bir görev devri. desmond mağaraya indiğinde ben içeride en az 2 iskelet gördüm. bu demektir ki daha önce girip çıkamayanlar olmuş.

şöyle bişey düşündüm ben. adım adım düşünelim. jacob kardeşini ışığa attı. kardeşi black smoke’a dönüştü ama cesedi de dışarı çıktı. jacob yerine geçmesi için adaya insanlar getirdi. jacob öldükten sonra görevi adaylardan biri, jack aldı. jack bir kumar oynayarak desmond’ı yani elektromanyetik alana dayanabilen tek insanı ışığın içine gönderdi. jack güçlerini kaybeden düşmanını öldürüp, görevi de diğer bir aday hurley’e devrederek mağaraya indi. tıpayı yerine koymadan önce baygın yatan desmond’ın mağaradan çıkmasını sağladı ve kendisini feda etti. jack ölmedi, mağaradan aynı isimsiz’in çıktığı gibi çıktı, çıkarıldı, sonradan öldü. isimsiz ölmüştü, jack niye ölmedi derseniz, jack artık jacob olmuştu (jacob olmak), bu yüzden ışıktan zarar görmüyordu derim. bundan sora hurley jacob, ben richard olarak yaşadılar. bilmiyoruz ne kadar süreyle. bilmiyoruz bu devir nasıl bitti.

mağaradaki iskeletlere geri dönelim. mağaradaki iskeletler desmond veya jack’e eşdeğer insanlara ait olmalı. jack’in yaptığı işi desmond yapsaydı o da mağaradan çıkarılır mıydı bilmiyoruz ama ben burda bu olayın daha önce yaşandığını ve iskeletlerin mağaradan çıkamayan insanlara ait olduğunu düşündüm. yani bu döngü aynen daha önce de yaşanmış. jacob görevi jack’e vermiş. desmond tıpayı kaldırmış. jack locke’u öldürmüş. hurley’i jacop yaptıktan sonra inip tıpayı yerine koymuş. sonra herşey yeniden başlamış, tekrar, tekrar. “it ends once, before is the progress” lafını hatırlatırım.

bu mevzuyu kapatmadan önce. jack’in mağaradan canlı olarak çıkması, tam olarak 815 uçağı düştükten sonra uyandığı yerde aynı pozisyonda yatacak şekilde düşmesi, yanına yine vincent’ın gelmesi de “döngü” teorisini destekler gibiydi ve güzel bir göndermeydi.

uçağın kalkması şahsen hoşuma gitmedi. kalkamasın istedim o uçak. olayın zorluklarını, haftalardır bekleyen uçağın birkaç küçük bantlama tarzı tamiratlarla uçacak konuma gelmesini fln geçtim. adadan gidebilecek olmalarını saçma buldum nedense. zaten sonucunu öğrenemeyeceğimiz bir kaçma girişimiydi bu. ki öğrenemedik de. nereye gittiler, ne oldular, nasıl öldüler.

locke richard’a vakti zamanında “siz ölüsünüz” derken doğru mu söylüyordu yalan mı tam anlayamadık. ben adadaki olayların gerçek olduğuna inanıyorum. ki christian shephard da söyledi bunu sanırım. şu an repliği hatırlayamadım ama. fsw dünyasının ise gerçek olmadığını öğrendik, anladık. cennet gibi bir yermiş orası. hepsi ölmüş. çoğunun ölümünü görmüştük zaten. hurley ve ben de ölmüş. fsw dünyasında buluşuyorlar ama adaya dönmek için değil. geçici olarak o dünyada bulunuyor olmalılar ki oradan ayrılmak için toplaşıyorlar. toplandıkları kilise daha önce eloise hawking’in kilisesiydi. kilisenin daha önce girmediğimiz bir odasında jack ve babası konuştular ki aydınlatıcı kısım burasıydı. christian shephard hepsinin ölü olduğunu söyledi, fsw dünyası yalan dedi. sonra meraklı bakışlar arasında kilisenin kapısını açtı ve ışığa yürüdü.

burası dizinin fantastikliğinin tavan yaptığı noktaydı. tamamen dizi yapımcılarının, yazarlarının, senaristlerinin hayal gücü olduğu için, bişey diyemiyorum tabi. ölünce nasıl olması gerektiğini bilen mi var? christian shephard’ın ışığa yürümesi de en az beşinci boyut ve ghost whisperer gibi aşırı fantastikti. ama dediğim gibi, hayal gücü. öyle hayal etmişler.

kilisebenim burda dikkatimi çeken kilisenin daha önce görmediğimiz (görmüş müydük yoksa, ben ve jack orda mı konuş muştu?) odasının camlarındaki sembollerdi. yazıma eklediğim ekran görüntüsünde de görüldüğü üzere ay yıldız (hilal), davut yıldızı, haç, ying-yang sembolleri vardı. diğer sembollerin ne olduğunu bilmiyorum. belki ekşi sözlükte yazan olmuştur ama 530 yeni entry’i kim okuyacak. sembollerden biri bir “çark”. kuyunun dibindeki çark gibi.

kilisedeki birden fazla dine ve inanışa ait semboller sadece camdakilerle de sınırlı değildi. duvarda davut yıldızı vardı. buda heykeline benzer heykeller gördüm. bunun anlamını bilemedim, uyduramadım. fsw dünyası cennet gibi bir yer olduğu için böyleydi belki. bu da hayal gücü.

şimdi aklıma geldi. locke’un 1 hafta içinde kaza geçirip, sırtından operasyon geçirip hemen ayağa kalması (yani sandalyeye oturması), sonra ameliyat olması ve önce anesteziden çok çabuk uyanıp sonra da kalkıp kiliseye gitmesi oranın “gerçek” olmadığını gösteriyordu. ki adada bile iyileşme süreci bu kadar hızlı değildi.

sonuç olarak. bu kadar fantastik bir olay beklemiyordum. bu kadar fantastik bir olay, bir ortam kurgulayıp da saçmalamamak zor çünkü. çünkü hiçbir fikrinizin olmadığı bir “şey” kurguluyorsunuz. ışık, her ölümden dönenin gördüğü şeydir. gördüm dediği ya da. çok uçuk bişey değil o yüzden. ama ölmüş insanların içinde iyilik ve kötülüğün, şiddetin, şehvetin olduğu, sıradan bir dünya yaşantısında ölü olduklarının farkında olmadan yaşamaları ve sonunda farkında olan biri tarafından bir araya getirilmeleri, ölü olduklarını anlamaları, sonra da ışığa yürümeleri, hayal gücü olup saygı duymamla birlikte fazlaca uçuktu. ki ben bu yüzden ghost whisperer dizisine gıcık olurum. eğer bu fantastiklik düzeyi final bölümünde değil de daha önce, daha başlarda olsaydı diziye soğuyabilirdim, ama final bölümünde görmek o kadar zoruma gitmedi, hayal kırıklığına uğramadım.

özellikle ekşi sözlükte çok fazla izleyicinin hayal kırıklığına gark olmasına ve diziye kin kusmaya başlamasına neden olanın biraz da dizinin olayının “dinsel” olması olduğunu düşünüyorum. kabul edemiyorlar böyle olmasını. herşeyi açıklayabilmek istiyorlar, evrimi açıklamaya çalıştıkları gibi. ortada dini semboller fln da görünce iyice zıvanadan çıkıyorlar çünkü o dini sembolleri sonuna kadar saçma buluyorlar.

final bölümü için yazacaklarımın şimdilik bu kadar. aklıma gelen olursa sonra yorum olarak eklerim. dizinin geneli için daha sonra birşeyler yazmayı düşünüyorum. bir veda yazısı :)

lost 6×16 “what they died for”

yazıma nasıl başlayacağımı bilmiyorum. sözler boğazımda düğümleniyor. üzgünüm. artık son 5 gün içerisindeyiz. sondan bir önceki bölümü izledik. kimimiz sevdi, kimimiz sevmedi. zaten artık biçoğumuz diziye olan inancını yitirdi. kaç kişi kaldık ki?

SPOILER

SPOILER

SPOILER

SPOILER

öncelikle, ben demiştim. jacob ölesiye pişman abisini ışığın içine attığı için. black smoke’u özgür bırakanın kendisi olduğunu biliyor ve o yüzden bu kadar uğraşa giriyor, o yüzden bir sürü insanın hayatını mahvediyor, vs.  şimdi aklıma geldi de. belki de “isimsiz” ışığın içine girdiğinde ruhu black smoke’a dönüştü. black smoke sinirliydi çünkü isimsiz sinirliydi, black smoke gitmek istiyordu çünkü isimsiz gitmek istiyordu. black smoke tam olarak isimsizin karakterine sahipti. evet evet böyle olmalı, kesinlikle.

adaylardan geriye jack, sawyer, hurley ve eski aday kate kalmıştı. bu arada kate’in anne olduğu için adaylıktan çıktığını öğrendik. yani üvey anne tabi. kalan gruptan soğukkanlılığını koruyan ve hala karar verebilme yetisine sahip tek kişi jack olduğu için diğerleri efendi efendi jack’in sözünü dinliyor. sawyer bombanın patlamasına neden olduğu için pişman. jack’i juliet’i öldürmekle suçlarken kendisi tam 4 kişinin ölmesine neden oldu. kate hem fiziken hem kalben yaralı, junsuşilere ağlıyor. hurley zaten çok etkili bir eleman değildi, tek numarası jacob ile olan iletişimiydi.

neyseki bugün jacob herkese birden göründü. demek istediğine görünüyormuş. küllerinin yanması ve tamamen yok olması gerekiyormuş. küller yanarken (kül yanması ne demek ya) bizimkilere olayı açıkladı ve nihayetinde jack jacob’ın yerine geçmeyi kabul etti. daha önce üvey annesi jacob’a okunmuş şarap içirmişken bu sefer jack okunmuş dere suyu içmek zorunda kaldı. çünkü şarap şişesini bs kırdı.

jack suyu içince üvey annenin jacob’a söylediğini jacob jack’e söyledi. “şimdi aynıyız”. bu şu mu demek oluyor. okunmuş suyu içen insanlar bir gücün etkisi altına girerler, merkezi bir bilgi ve tecrübe birikimine erişme hakkına sahip olurlar, ne biliyim, istedikleri an istedikleri yerde olabilirler veya geleceği görebilirler fln. böyle bişey mi acaba?

jack’e yeni görevinde başarılar dilerim. dualarım onunla.

haftalardır görmediğimiz richard, ben, miles üçlüsünü nihayet gördük. dharmaville’e patlayıcı almaya geldiler. bu olayın zamanlamasını bilmiyoruz. keşke zaman etiketi gösterselerdi. ama sanırım şöyle olmuş. üçlü dharmaville’e biraz geç ulaşmış. muhtemelen jack’ler locke ile buluştuktan sonraki bi zamanda. zoe gelmişti locke’un kampına, füze attırıp gözdağı vermişti. bundan fln sonra ulaşmışlar yani. sonra widmore ve zoe gelmişler. onlar saklanırken ben ve richard bs ile konuşmak için dışarı çıktılar. ben widmore ve zoe’nin telsizlerini neden aldı, bi planı mı vardı orayı anlamadım. belki de vardı. ama bs richard’ı göklere fırlatınca, ki richard’ın öldüğüne inanmak istemiyorum, gözü korkan ben widmore’u satmaya karar verdi. ki bunda sadece gözünün korkması değil widmore’dan öç alma arzusu da etkili. bs de doğru ata oynuyor widmore’u korkutmak isterken. “kızını öldüreceğim”. bu tam olarak ben’in yapmak istediği şey. böylece yanardöner ben anında locke’un tarafına geçiyor. diziyi darkside da bitirmesi ihtimal dahilinde. hem de kuvvetle.

widmore ve zoe ölünce, ki bunlar sanırım widmore ekibinin başlıca karakterleriydiler, denizaltı bu kadar korumasız kalmış. ben widmore’un denizaltıyı bilerek korumasız bıraktığını, bi planı olduğunu düşünmüştüm. alın size bir cevap daha :)

fsw tarafı da hareketli. favori karakterimiz desmond işini biliyor ve ona göre hareket ediyor. tekrar locke’un okulunun önünde bitince “bu sefer daha mı sert çarpacak” diye düşünürken meğerse bu seferki hedefi ben miş. döverek uyandırdı ben i. böylece dolaylı olarak locke da uyandı ve jack’in onu ameliyat etmesine izin verdi. des sonra da gidip teslim oldu ve sayid ve kate ile aynı hapise atıldı, kaçmalarını sağladı. hurley’nin de yardımıyla. şimdi jack’in oğlunun konserine gidecekler. finalde herkes orda buluşacak muhtemelen. herkes. widmore ve eloise hawking, penny, faraday, herkes.

ne olacak buluşunca. amaç mezunlar gecesi gibi bişey yapmak değil heralde. buluşunca bişey olacak. 5 gün sonra görücez.

bu arada desmond adada kayıp. sayid desmond için kuyuda demişti. demek jack ve diğerleri gelip desmond’ı çıkardılar. ama çok hızlı davranmış olmalılar. locke geldiğinde kimse yoktu. ki locke dharmaville’de çok zaman kaybetmedi. locke hdyra adasındaydı, salla geldi. jack ler denizaltı batınca ana adanın sahiline çıkmış olmalı. evet böyle.

desmond “last resort”muş. ne diye çevirmiş pınar batum “last resort”u? son çare anlamına geliyormuş sanırım. ekşide öyle okudum. jacob desmond’ı “last resort” yapmış. bu sigorta gibi bişey oluyor. kendisi ve tüm adaylar ölse bile desmond’ın varlığı bs’in adadan çıkmasına engel olacak. desmond jacob’ın sigortası yani. ismi de hiçbir yerde yazmadığı için bs bilmiyor. widmore’un böylesi önemli bir bilgiyi jacob’ın düşmanına söylemesi enteresandı tabi. bs ile konuşan insanların basireti bağlanıyor sanırım. desmond’ın elektromanyetik güce dayanabilmesi de jacob’ın yaptığı birşey olmalı.

bs desmond’ı bulup adayı yok etmekten bahsetti. bence bulacak ve adayı yok edecek. ada yok olduğu için fsw dünyası oluşacak. hem de zamanda geriye giderek. sonra fsw dünyasında des herkesi toplayıp “we have to go back” diyecek. jack ve desmond ekibinin adayı koruma konusunda başarısız olacağını düşünüyorum yani.

bu arada, konserde jack’in oğlunun annesini de göreceğiz. jack’in karısı demedim çünkü muhtemelen evli değiller. kate olduğunu sanmıyorum çünkü kate nerden haber versin oğluna konsere gideceğini. juliet mi çıkacak kim çıkacak bakalım.

son olarak. jacob hala adadaki ışığı korumaktan bahsediyor ama ben olayın altında daha derinu bişeyler olduğuna inanıyorum. jacob bu bilinci nerden edindi. annesi nerden edinmişti. ışığın sembolik olduğuna ve asıl amacın başka bişey olduğuna inanmaya devam ediyorum. jacob asıl amacı bilmiyordu belki. o da ışığı koru diye manipüle edilmişti. belki.

neyse. aklıma gelenler bunlar. biraz da siz yazın :)

günün anlam ve önemi

bugün 19 mayıs. hava mevsim normallerinden daha bi soğuk sanki. bulutlar güneşi engelliyor. yaklaşık 200 metre uzağımızdaki şehir stadında ise çoğunluğu lise çağındaki gençler güneş gibi parlıyor :p bayram ruhuna sahip olsaydım böyle diyebilirdim ama diyemiyorum. üzgünüm.

aklıma takıldı, google’a sordum. ortaokulda fln öğrenmişimdir tabi de ne kalsın şimdiye. wikipedia’dan tekrar öğrendim. 20 haziran 1938 (atatürk ölmeden önce, sanırım onun talimatıyla) 19 mayıs günü “gençlik ve spor bayramı” ilan edilmiş. nasıl kutlanıyordu fln bilmiyorum tabi. yaşım yetmez, yetenlere sormaya da üşeniyorum. ancak 12 eylül darbesiyle birlikte bayramın ismi “atatürk’ü anma, gençlik ve spor bayramı” olmuş. sene 2010, bayram “atatürk’ü anma ve gençlik bayramı” olarak kutlanıyor. kağıt üzerinde başka tabi.

her 19 mayısta gençliği aslında hiç istemedikleri şeyler yapmak zorunda bırakmasak, soğukta ayakta dikmesek, derslerinden ayrı komasak. 19 mayıs gençlik ve spor bayramı olsa yine, gençler spor yapsalar, atletizm, vs. daha öncesinde başlayan gençler arası futbol, basketbol, voleybol turnuvalarının finalleri oynansa o gün. gençler spor yapsalar yani, kazananlara madalyalar verilse, başarı ve azim gösterenlere bu konuda burslar verilse, özel sektör sponsorlukları ayarlansa. anayasanın değişmez 3 maddesine ve rejime muhalefet etmiş olmayız dimi?