bitti.
SPOILER
SPOILER
SPOILER
SPOILER
duygusal ve romantik (o ne demekse) öğesi bol bir bölümle veda ettik lost’a. bir süredir desmond vesilesiyle adadaki günlerini hatırlayan ada sakini sayısı bugün tavan yaptı. birçoğunun hatırlayışına tanık olduk, bazıları eksik kaldı. penny’nin desmond’ı nasıl hatırladığını görmedik mesela. ki bence eksik kaldı burası. penny-desmond aşkı dizinin en büyük aşkıydı çünkü. jack’in bir türlü tam olarak hatırlayamaması yüzünden çok zaman kaybettik. o yüzden sanırım bazı şeyleri atlamak zorunda kalmış olabilirler :)
hikayenin bugün bir yere bağlanmasını bekliyorduk. senaryonun fantastikliği 6. sezon itibariyle giderek yükselmişti ve bu yüzden birçok izleyici özellikle son birkaç bölümdür sinir püskürtüyordu. yine fantastik bir açıklamamsı ile son buldu dizi. yıllardır sorduğumuz onyüzbinmilyon soruyu bir kenara bırakıp yeni sorular sorduk yine. ki ben bu yönünü seviyorum lost’un. ışık cevabını da almayabilirdik hiç. ışık dizinin yaratıcılarının hayalgücünün ürünüydü. ben kısmen garipsedim adanın olayının ışık olmasını. ışık ne diye düşündüm, kim koydu onu oraya, onları bilmeden olmaz. semboliktir ışık dedim, ışıkla motive ediliyor insanlar adayı korumaya. öyle çıkmadı. hala ışığın bir yaratıcısı olduğunu (lost’u yaradılış teorisiyle açıklamak), bu oyunu kuran bir güç olması gerektiğini düşünüyor olsam da ışığın kapatılıp açılabildiğini gördük bugün.
desmond’ın “ne işe” yarayacağını bir türlü anlayamamıştık ki bu zaten fantastik bir şeydi. anlayamamamız normaldi yani. yeni jacob olan jack ile black smoke içerikli locke desmond üzerine bir kumar oynadılar. jack hiçbir vizyonu olmadığı halde desmond’ı ışığın içine gönderdiğinde black smoke’un yok olacağını, öleceğini düşündü. dediğim gibi, çok desteksiz bir atıştı bu. locke daha bilinçliydi tabi. jack’in plansız planının tutmasından korktuğunu gördüğümüz locke ise desmond ışığın içine girdiğinde adanın yok olacağını düşünüyordu. tam olarak nasıl olacağını bilmiyor olsa da.
sonuçta locke haklı çıktı. desmond’ın iple indiği mağarada ışığın kaynağı olan bir su havuzu vardı ki derenin suyu buraya akıyordu. bu dere jacob’ın jack’e içirdiği suyun deresiydi. aynı derenin suyundan jack de hurley’e içirdi. desmond bu su havuzuna girerek havuzun ortasındaki taşı kaldırdı. tıpası kalkınca havuzun içindeki su boşalmakla kalmadı, derenin suyu da kesildi. aynı zaman da ışık da söndü ve bu sefer kırmızı bir ışık gelmeye başladı. yanında dumanla. sonra ada ardarda şiddetli sarsıntılarla sallanmaya ve dökülmeye başladı.
ışık söndüğünde adadaki tüm fantastik olaylar sona erdi. bunu ilk olarak jack’in taşlı yumruğu locke’un ağzını burnunu kırdığında farkettik. locke black smoke özelliğini kaybetmiş ve normal bir insan olarak kalmıştı. yaşlanmayan richard da anında beyaz tel sahibi oldu. saçları kırlaştı adamın iki dakikada. demekki dedik burda, demekki adanın iyileştirme gücü, adanın zaman sıçramaları, black smoke’un gücünün kaynağı, belki ölülerin hayaletlerinin gezinmesi ve daha başka fantastik olayların hepsinin nedeni ışıktı.
jack locke’u öldürüp (gerçi jack öldürmedi dimi, kate öldürdü) mağaraya inip desmond’ı yukarı yollayıp tıpa görevi gören taşı havuzun ortasındaki deliğe geri koyduğunda derenin suyu akmaya başladı ve parlak ışık ortama hakim oldu.
bi dk öncesini unuttuk. jack mağaradan çıkışının olmadığını düşünerek görevi hurley’e devretti ki burası üney annenin görevi jacob’a devrettiği sahneye benziyordu. seçim şansı olmayan bir aday, aceleye gelmiş bir görev devri. desmond mağaraya indiğinde ben içeride en az 2 iskelet gördüm. bu demektir ki daha önce girip çıkamayanlar olmuş.
şöyle bişey düşündüm ben. adım adım düşünelim. jacob kardeşini ışığa attı. kardeşi black smoke’a dönüştü ama cesedi de dışarı çıktı. jacob yerine geçmesi için adaya insanlar getirdi. jacob öldükten sonra görevi adaylardan biri, jack aldı. jack bir kumar oynayarak desmond’ı yani elektromanyetik alana dayanabilen tek insanı ışığın içine gönderdi. jack güçlerini kaybeden düşmanını öldürüp, görevi de diğer bir aday hurley’e devrederek mağaraya indi. tıpayı yerine koymadan önce baygın yatan desmond’ın mağaradan çıkmasını sağladı ve kendisini feda etti. jack ölmedi, mağaradan aynı isimsiz’in çıktığı gibi çıktı, çıkarıldı, sonradan öldü. isimsiz ölmüştü, jack niye ölmedi derseniz, jack artık jacob olmuştu (jacob olmak), bu yüzden ışıktan zarar görmüyordu derim. bundan sora hurley jacob, ben richard olarak yaşadılar. bilmiyoruz ne kadar süreyle. bilmiyoruz bu devir nasıl bitti.
mağaradaki iskeletlere geri dönelim. mağaradaki iskeletler desmond veya jack’e eşdeğer insanlara ait olmalı. jack’in yaptığı işi desmond yapsaydı o da mağaradan çıkarılır mıydı bilmiyoruz ama ben burda bu olayın daha önce yaşandığını ve iskeletlerin mağaradan çıkamayan insanlara ait olduğunu düşündüm. yani bu döngü aynen daha önce de yaşanmış. jacob görevi jack’e vermiş. desmond tıpayı kaldırmış. jack locke’u öldürmüş. hurley’i jacop yaptıktan sonra inip tıpayı yerine koymuş. sonra herşey yeniden başlamış, tekrar, tekrar. “it ends once, before is the progress” lafını hatırlatırım.
bu mevzuyu kapatmadan önce. jack’in mağaradan canlı olarak çıkması, tam olarak 815 uçağı düştükten sonra uyandığı yerde aynı pozisyonda yatacak şekilde düşmesi, yanına yine vincent’ın gelmesi de “döngü” teorisini destekler gibiydi ve güzel bir göndermeydi.
uçağın kalkması şahsen hoşuma gitmedi. kalkamasın istedim o uçak. olayın zorluklarını, haftalardır bekleyen uçağın birkaç küçük bantlama tarzı tamiratlarla uçacak konuma gelmesini fln geçtim. adadan gidebilecek olmalarını saçma buldum nedense. zaten sonucunu öğrenemeyeceğimiz bir kaçma girişimiydi bu. ki öğrenemedik de. nereye gittiler, ne oldular, nasıl öldüler.
locke richard’a vakti zamanında “siz ölüsünüz” derken doğru mu söylüyordu yalan mı tam anlayamadık. ben adadaki olayların gerçek olduğuna inanıyorum. ki christian shephard da söyledi bunu sanırım. şu an repliği hatırlayamadım ama. fsw dünyasının ise gerçek olmadığını öğrendik, anladık. cennet gibi bir yermiş orası. hepsi ölmüş. çoğunun ölümünü görmüştük zaten. hurley ve ben de ölmüş. fsw dünyasında buluşuyorlar ama adaya dönmek için değil. geçici olarak o dünyada bulunuyor olmalılar ki oradan ayrılmak için toplaşıyorlar. toplandıkları kilise daha önce eloise hawking’in kilisesiydi. kilisenin daha önce girmediğimiz bir odasında jack ve babası konuştular ki aydınlatıcı kısım burasıydı. christian shephard hepsinin ölü olduğunu söyledi, fsw dünyası yalan dedi. sonra meraklı bakışlar arasında kilisenin kapısını açtı ve ışığa yürüdü.
burası dizinin fantastikliğinin tavan yaptığı noktaydı. tamamen dizi yapımcılarının, yazarlarının, senaristlerinin hayal gücü olduğu için, bişey diyemiyorum tabi. ölünce nasıl olması gerektiğini bilen mi var? christian shephard’ın ışığa yürümesi de en az beşinci boyut ve ghost whisperer gibi aşırı fantastikti. ama dediğim gibi, hayal gücü. öyle hayal etmişler.
benim burda dikkatimi çeken kilisenin daha önce görmediğimiz (görmüş müydük yoksa, ben ve jack orda mı konuş muştu?) odasının camlarındaki sembollerdi. yazıma eklediğim ekran görüntüsünde de görüldüğü üzere ay yıldız (hilal), davut yıldızı, haç, ying-yang sembolleri vardı. diğer sembollerin ne olduğunu bilmiyorum. belki ekşi sözlükte yazan olmuştur ama 530 yeni entry’i kim okuyacak. sembollerden biri bir “çark”. kuyunun dibindeki çark gibi.
kilisedeki birden fazla dine ve inanışa ait semboller sadece camdakilerle de sınırlı değildi. duvarda davut yıldızı vardı. buda heykeline benzer heykeller gördüm. bunun anlamını bilemedim, uyduramadım. fsw dünyası cennet gibi bir yer olduğu için böyleydi belki. bu da hayal gücü.
şimdi aklıma geldi. locke’un 1 hafta içinde kaza geçirip, sırtından operasyon geçirip hemen ayağa kalması (yani sandalyeye oturması), sonra ameliyat olması ve önce anesteziden çok çabuk uyanıp sonra da kalkıp kiliseye gitmesi oranın “gerçek” olmadığını gösteriyordu. ki adada bile iyileşme süreci bu kadar hızlı değildi.
sonuç olarak. bu kadar fantastik bir olay beklemiyordum. bu kadar fantastik bir olay, bir ortam kurgulayıp da saçmalamamak zor çünkü. çünkü hiçbir fikrinizin olmadığı bir “şey” kurguluyorsunuz. ışık, her ölümden dönenin gördüğü şeydir. gördüm dediği ya da. çok uçuk bişey değil o yüzden. ama ölmüş insanların içinde iyilik ve kötülüğün, şiddetin, şehvetin olduğu, sıradan bir dünya yaşantısında ölü olduklarının farkında olmadan yaşamaları ve sonunda farkında olan biri tarafından bir araya getirilmeleri, ölü olduklarını anlamaları, sonra da ışığa yürümeleri, hayal gücü olup saygı duymamla birlikte fazlaca uçuktu. ki ben bu yüzden ghost whisperer dizisine gıcık olurum. eğer bu fantastiklik düzeyi final bölümünde değil de daha önce, daha başlarda olsaydı diziye soğuyabilirdim, ama final bölümünde görmek o kadar zoruma gitmedi, hayal kırıklığına uğramadım.
özellikle ekşi sözlükte çok fazla izleyicinin hayal kırıklığına gark olmasına ve diziye kin kusmaya başlamasına neden olanın biraz da dizinin olayının “dinsel” olması olduğunu düşünüyorum. kabul edemiyorlar böyle olmasını. herşeyi açıklayabilmek istiyorlar, evrimi açıklamaya çalıştıkları gibi. ortada dini semboller fln da görünce iyice zıvanadan çıkıyorlar çünkü o dini sembolleri sonuna kadar saçma buluyorlar.
final bölümü için yazacaklarımın şimdilik bu kadar. aklıma gelen olursa sonra yorum olarak eklerim. dizinin geneli için daha sonra birşeyler yazmayı düşünüyorum. bir veda yazısı :)